Basıl-a-mayan Bir Kitabın Notu

Bu yazıyı kitabı tanıtmak için değil, bu kitaba giden yolu göstermek için yazıyorum.

Tarihte, düşüncenin dolaşıma girmesi her zaman açık ve kurumsal kanallar üzerinden olmadı. Kimi zaman bu kanallar kapandığında ya da daraldığında, metinler başka yollar buldu. Sovyetler Birliği’nde “samizdat” olarak adlandırılan bu pratikte, yasaklanan ya da yayımlanamayan metinler yazarları tarafından gizlice çoğaltılır ve elden ele dolaşıma sokulurdu. Bu yalnızca bir yayın biçimi değil, düşüncenin var olma ısrarıydı.

Bugün koşullar farklı olsa da, benzer bir soruyla karşı karşıyayız: Düşünce için alan daraldığında, o düşünce kendine nasıl bir yol bulur?

İnsan, içinde yaşadığı alanla birlikte üretir. Yaşam alanı düşünmeye, itiraz etmeye, soru sormaya ve yeniden anlamaya imkân veriyorsa, ona karşılık vermek de mümkün olur. Ama o alan zamanla besleyici niteliğini kaybetmeye, hatta kendi anlamını aşındırmaya başladığında, geriye çoğu zaman sessizce uyum sağlamak ya da buna bir yerden ses çıkarmak kalır.

Uyum sağlamak mümkündür elbette. İnsan hayatına devam eder, kendine yeni bir denge kurar, hayatta kalır. Ama bazı alanlar vardır ki orada yalnızca hayatta kalmak yetmez. Orada sıradanlaşmadan kalabilmek için, olan bitene dönüp “Bu nedir?” diye sormak gerekir.

Belki de bu yüzden Jean-Paul Sartre’ın aydın tanımı hâlâ önemlidir: “Kendisine görev verilmediği halde, dünyadaki bütün sorunlardan sorumluluk duyan kişi aydındır.”

Bu sorumluluk, yalnızca olup bitene değil, eksilen ve görünmezleşen olana da yönelmeyi gerektirir. Çünkü bazen bir kurumun, bir toplumun ya da bir düşünce alanının durumu, orada bulunanlardan çok artık bulunmayanlarla anlaşılır.

Ekolojide “karanlık çeşitlilik” (dark diversity) olarak adlandırılan bir kavram var. Bu kavram, bir ekosistemde bulunmayan ama o ortamın ideal koşullarında var olabilecek türleri ifade eder. Yani bir sistem yalnızca içinde barındırdıklarıyla değil, barındıramadıklarıyla da tanımlanır.

Üniversite de bugün biraz böyle görünüyor. Var olanla değil, eksilenle de okunması gereken bir alan. Düşüncenin, merakın, eleştirinin ve birlikte üretmenin mümkün olduğu bir zemin hâlâ kavramsal olarak orada; ama bu potansiyelin her yerde karşılık bulduğunu söylemek zor. Belki de asıl mesele, görünen değil, artık görünmeyen bu çeşitlilikte yatıyor. Olması gereken düşünsel canlılık yer yer geri çekiliyor; aydınlık eksiliyor. Aydın sıfatı hâlâ yerinde duruyor ama aydınlatıcı gücü giderek bir boşluk gibi hissediliyor.

Sorumluluğun içinden yazmak

Üniversitedeki akademik personelin de, en azından ideal durumda, böyle bir sorumluluk duygusuna sahip olması gerektiğini hep düşündüm. Yazmak da benim için bir süredir bu sorumluluğun bir uzantısı oldu: hem anlamaya çalışmanın hem ses vermenin hem de duymak isteyenler için bir iz bırakmanın yolu.

Türkiye’de üniversite üzerine konuşurken çoğu zaman sayılardan söz ediyoruz: kaç üniversite var, kaç öğrenci var, kaç yayın var. Oysa daha temel bir soru giderek görünmez hâle geliyor: Üniversite dediğimiz kurum aslında neyi temsil ediyor — ve nitelik bu temsilin neresinde?

Bu soruya dönmem, planlı bir akademik çalışmanın sonucu değildi. Daha çok zaman içinde biriken deneyimlerin ve gözlemlerin doğal bir uzantısıydı.

Neredeyse altı yıldır Yetkin Report’ta yazıyorum; Murat Yetkin’in açtığı bu alanda bildiklerimi paylaşmaya çalışıyorum. Başlangıçtaki niyetim oldukça basitti: bilimsel bilgiyi akademik dilin sınırlarının dışına çıkararak daha geniş bir okurla paylaşabilmek. Ancak zamanla bu çaba yalnızca bilim iletişimiyle sınırlı kalmadı. Bir fen bilimci olarak, kendimi giderek sosyal bilimlerin ifade alanına daha yakından bakarken buldum.

Aslında merak ettiğim konu, içinde yer aldığım kurumdu: üniversite.

Geç kalmış bir soruydu bu. Ama yalnızca benim için değil. Çevremdeki birçok öğretim üyesinin de benzer bir sorgulamayı ya hiç yapmadığını ya da artık önemsemez hâle geldiğini fark ettim.

Peki üniversite neydi?

“Akademi” adını, Platon’un ders verdiği Akademos’un bahçesinden alıyordu — bir düşünce mekânı, akıl yürütmenin alanı. “Üniversite” ise Latince universitas’tan geliyordu — öğretim üyeleri ve öğrencilerden oluşan bir birlik.

Bu iki kavram bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey, yalnızca bir öğretim kurumu değildi. Düşünce ile kurumsallığın kesiştiği, hafızayla süreklilik kazanan bir yapıydı. Bilgi üretimi bu çerçevede anlam kazanıyordu.

Bu soruların peşinden giderek, aralıklarla üniversite üzerine yazmaya başladım. Zamanla bu yazılar birikti. Akademik yaşamın gündelik pratiklerinden yönetim kültürüne, bilimsel üretim baskısından temsil sorunlarına kadar uzanan gözlemler metinlere dönüştü.

Yaklaşık yirmi beş yılını üniversitenin içinde geçirmiş bir akademisyen olarak, bu yazılar giderek bir tür iç muhasebeye evrildi. Kısmen kişisel deneyimlerin, kısmen de içinde bulunduğumuz dönemin etkisiyle şekillenen bir sorgulama.

Bu süreçte kısa süreli bir yöneticilik deneyimi de bu soruları keskinleştirdi. Daha önce dağınık olan gözlemler, bir çerçeve içinde birleşmeye başladı.

Ve sonunda bu metinler bir kitapta toplandı.

Kitabın adı: Akademi Unutmazsa.

Neden “akademi”, neden “üniversite” değil?

Bu tercih, başlangıç noktasına bir gönderme yapıyor: düşüncenin mekânına. Bu mekânı var edenlerin hafızasına sahip çıkma ve belleği canlı tutma ihtiyacına.

Kitabın başındaki Gündüz Vassaf’ın önsözü, metnin çerçevesini düşündüğümden daha güçlü bir biçimde belirledi. Bugünün üniversitesini tanımlarken kullanılan dil, meseleyi yalnızca bir kurum tartışması olmaktan çıkarıp daha derin bir kırılma olarak görmeyi mümkün kıldı. Bu bağlamda, belki de anahtar kelime ilkesellikti.

Bu nedenle “akademi” kavramı benim için “üniversite”den daha kurucu bir anlam taşıdı. Çünkü hatırlanması gereken şey yalnızca bir kurum değil, o kurumu mümkün kılan düşünce zeminiydi. Bir bakıma, çatıyı değil, o çatıyı taşıyan temeli yeniden düşünmek gerekiyordu.

Ancak bu kitabın hikâyesi burada bitmedi.

Dosya yayınevlerine gönderildi. Farklı yanıtlar geldi.

Bir yayınevi şöyle demişti:

“Yayın kurulumuz dosyanızı değerlendirdi. Ancak böyle bir kitabın günümüz Türkiye’sinde genel okurun ilgisini çekmeyeceğini düşündüğümüz için yayın programımıza alamıyoruz.”

Başka bir yayınevi basım için maddi destek talep etti. Bir kısmından ise yanıt gelmedi.

Yaklaşık altı–yedi yıllık emeğin ürünü olan kısa denemelerimi bir araya getirmiş, üzerine üniversite fikrini tarihsel ve güncel boyutlarıyla tartışan yeni metinler eklemiştim. Üstelik bu çalışmanın ortaya çıkmasında farklı isimlerin katkısı ve teşviki de vardı. Bu nedenle kitabın okunabileceğini düşünüyordum. Yanılmış olabilirim.

Belki mesele gerçekten “okur ilgisi”ydi. Belki artan maliyetler karşısında zorlanan yayınevleri risk almak istemedi. Belki de kurumsal yorgunluk, bir e-postaya bile cevap veremeyecek kadar güven aşınmasına yol açmıştı. Başka nedenler de vardır elbette. Ama burada niyet okumak istemiyorum.

Zaman geçtikçe şunu fark ettim: Belki de bu kitabın basılmamış olması kötü bir şey değildi. Guardian’da yıllar önce yayımlanan bir yazıda Beth Webb1 yayımlanmamanın bazen yazı için bir kayıp değil, bir özgürlük olabileceğini söylüyordu. Ona göre yazının değeri bir yayınevinin onayından değil, paylaşılabildiği okurlardan gelir; bazen metnin dolaşıma girmesi için en doğrudan yol onu kendin yayımlamaktır. Bu düşünce bana giderek daha anlamlı görünmeye başladı. Çünkü böylece metin, kapalı bir dolaşım yerine herkese açık bir biçimde yayımlanabiliyordu. Bellek üzerine yazılmış bir kitabın açık erişimle dolaşıma girmesi belki de en tutarlı yoldu.

Başka bir Guardian yazısında Hamilton Nolan2 kitabın değerinin satış rakamlarıyla ölçülemeyeceğini hatırlatıyordu. Ona göre insanlar bir kitabı zengin olmak ya da ünlü olmak için yazmaz. Bir kitap yazmanın asıl nedeni, söylenmek istenen bir şeyin zaman içinde kaybolmamasıdır. Yazıların çoğunun zamanla unutulduğu doğrudur. Bir kitap yıllarca bir kütüphanenin rafında kalabilir ve sonra hiç tanımadığınız birinin eline geçebilir. O anda söylemek istediğiniz şey yeniden hayata döner.

The Atlantic’te Heather Horn3 ise başka bir soruyu soruyordu: Onca reddedilme ihtimaline rağmen insanlar neden yazmaya devam eder? Çünkü yazmak çoğu zaman bir kariyer planından çok bir çağrıdır. Dünyanın dört bir yanında binlerce insan yayımlanma ihtimali belirsiz metinler yazmayı sürdürür. Yazmak, bir anlamda tarihe küçük bir iz bırakma arzusudur. Aynı zamanda içsel bir iyileşme sürecidir; düşüncenin kendini onarma biçimlerinden biridir. Ve çoğu zaman paylaşmanın en kalıcı yoludur.

Başka bir yazı4 ise reddedilmenin yazarlığın doğal bir parçası olduğunu hatırlattı bana. Edebiyat tarihi defalarca reddedilmiş kitaplarla doludur. Stephen King’in Carrie’si otuz kez, Margaret Mitchell’in Gone with the Wind’i otuz sekiz kez, Robert M. Pirsig’in Zen and the Art of Motorcycle Maintenance’ı ise yüz yirmi bir kez geri çevrilmiştir. Ama bazen mesele yalnızca reddedilmek değildir. Bazen metnin dolaşım biçimini değiştirmek gerekir.

Bazı araştırmacılar yazının kökenini idari ihtiyaçlara bağlar5. Ancak yazı tarihine bakan başka çalışmalar bunun daha karmaşık bir süreç olduğunu gösterir. Yazı yalnızca kayıt tutmak için değil; ritüeller, kehanetler, mitler ve insanın dünyayı anlamlandırma çabası içinde ortaya çıkmış çok katmanlı bir pratiktir. Bir şeyleri anlamlandırmak için yazmak yalnızca bir iyileşme süreci değildir. Aynı zamanda içinde bulunduğumuz dünyayı kavrama çabasının da bir parçasıdır. Bu nedenle yazı bazen idarenin ve iktidarın aracı olurken, bazen de onun sınırlarını aşan bir ifade biçimi haline gelir.

Bu tabloyu yalnızca içerikle açıklamak mümkün değil. Yayıncılık dünyasının da ciddi ekonomik zorluklarla karşı karşıya olduğu, risk alma alanının giderek daraldığı bir dönemden geçiyoruz.

Yazının değeri çoğu zaman onun dolaşıma girebilme imkânıyla ölçülür. Eğer amaç paylaşmaksa, bunun yolları da değişebilir.

Bu nedenle kitap basılı bir nesne olarak değil, açık erişimli bir metin olarak yayımlandı.

Bu tercih yalnızca pratik bir çözüm değildi. Aynı zamanda kitabın içeriğiyle de uyumlu bir karardı. Çünkü hafıza üzerine yazılmış bir metnin mümkün olduğunca geniş bir dolaşıma açık olması anlamlı görünüyordu.

Bugün bir metne telefondan, tabletten ya da bilgisayardan ücretsiz olarak ulaşabilmek, onun kamusal varlığını güçlendiriyor. Özellikle üniversite gibi kamusal bir kurum üzerine yazılan bir kitabın bu erişilebilirlik içinde dolaşıma girmesi önemli.

Akademi Unutmazsa, bu anlamda yalnızca bir kitap değil. Aynı zamanda bir soru: Bir kurum, kendi hafızasını kaybettiğinde ne olur?

Bu soru yalnızca üniversiteye değil, daha geniş bir kamusal alana da uzanıyor. Çünkü bazı kurumlar yalnızca zayıfladıkları için değil, ne olduklarını hatırlayamadıkları için çözülür.

Bu metni yazarken bir şeyi de denedim: Yazdıklarımı herkesin erişebileceği bir biçimde dolaşıma sokmak. ISBN aldım, kitabı çevrimiçi yayımladım. Belki biraz bir samizdat pratiği gibi—düşüncelerin dolaşımını mümkün kılan, merkezden bağımsız bir yol.

Eğer bu mümkünse, bu yalnızca bana ait bir imkân değil. Herkes yapabilir. Belki de tam bu yüzden, düşüncelerimizin çeşitliliğiyle olması gereken üniversite fikrini—hatırlanması gereken akademiyi—yeniden kurabiliriz.

*Bu yazı farklı bir formatla T24’de yayınlanmıştır.6(https://t24.com.tr/egitim/basil-a-mayan-bir-kitabin-hikyesi,1308444).

Bu sayfanın güncellenme tarihi: 28 Mart 2026.


  1. Beth Webb, The Joys of Not Being Published, The Guardian, 28 June 2007.↩︎

  2. Hamilton Nolan, Envy, Ego, Pride and Pain: What I Learned from Publishing My First Book, The Guardian, 2024.↩︎

  3. Heather Horn, Why Unpublished Novelists Keep Writing, The Atlantic, 18 November 2010.↩︎

  4. David Barnett, Do Two Unpublished Books Make You a Failed Author? No, You’re a Quitter, The Guardian, 2015.↩︎

  5. David M. Henkin, “The Deep Roots of Writing”, Aeon, 2017.↩︎

  6. T24 – Basıl(a)mayan Bir Kitabın Hikayesi↩︎