3.5
Hatırlamanın İklimi: Solastalji ve Kurumsal Kaybın Psikocoğrafyası
Üniversitenin yalnızca fiziksel bir mekân değil; anlam, aidiyet ve kimlik duygusuyla örülü bir yer olduğunu bu kitap boyunca farklı açılardan tartıştım. Ancak bazen mekân olduğu hâlde anlamını yitirir; kişi yerinde kalır ama tanıdık olan her şey dönüşmüştür. Glenn Albrecht’in çevresel kriz bağlamında tanımladığı “solastalji” kavramı, bu hissin adıdır. Avustralyalı filozof, uzun süreli kuraklık ve madencilik faaliyetlerinin manzarayı tanınmaz hale getirdiği Yeni Güney Galler’de, insanların yaşadığı bu derin huzursuzluğu tanımlamak için yeni bir kelimeye ihtiyaç duymuştu. Nostalji, bir yere duyulan özlemdi; fakat burada kimse yerinden olmamıştı. Yine de evleri, ufuk çizgileri, bahçeleri değişmişti. “Solastalji”, tanıdık bir yerde kalarak, orayı geri dönüşsüz biçimde kaybetmenin acısını tarif ediyordu. Şimdi, bu kavramın rehberliğinde, akademik kurumlara dair duygusal ve düşünsel bağların nasıl aşındığını, kaybın nasıl hissedildiğini ve hatırlamanın nasıl bir direnişe dönüşebileceğini anlatmaya çalışacağım.
Mekânlar söz konusu olduğunda, geçmişin izleri yalnızca tarihsel değil, aynı zamanda psikolojik bir etki yaratır. Bu etki, bir yere duyulan bağlılığı, o yerle kurulan duygusal ve düşünsel ilişkiyi şekillendirir. Bu bağlamda, psikocoğrafya, bir fiziksel mekânın bireylerin duyguları, düşünceleri ve davranışları üzerindeki etkisini inceler. Başka bir deyişle, “yer” dediğimiz şey yalnızca coğrafi bir koordinat değil; aynı zamanda anlamla, hafızayla ve deneyimle örülmüş bir ruh hâlidir.
Guy Debord’un 1950’lerde geliştirdiği ve kent deneyimini estetik, tarihsel ve politik katmanlarıyla birlikte ele alan psikocoğrafya yaklaşımı, bir mekâna “amaçsızca” ama duyarlı bir şekilde yönelmenin, onun görünmeyen ruhunu açığa çıkarabileceğini öne sürer. Bu fikir, üniversite gibi kurumsal alanlarda da geçerlidir: Kampüste yürürken karşılaştığımız tabelalar, merdiven boşlukları, asılmış duyurular ya da artık kapalı olan bir bölüm kapısı, yalnızca fiziksel değil, duygusal ve düşünsel bir çözülmeyi de gösterir.
Örneğin, 800 yıllık bir kütüphaneye ilk kez girdiğimde hissettiğim şey yalnızca sessizlik ya da düzen değildi. Tarih içinde var olmak, uzun zaman önce düşüncelere dair çapa atılmış bir yerle bugün arasında anlamlı bir salınım yaşamak; yani düşüncenin yüzyıllardır varlığını sürdürdüğü bir yerde bulunmanın yarattığı zihinsel bir genişlikti bu. Böyle mekânlar, modern bir çalışma odasının teknik rahatlığına rağmen, üretkenliğimi farklı ve derin bir biçimde etkiler. Bu deneyimi yaşayan pek çok akademisyenin ortak duygusu da budur: Tarih içinde çalışmak.
Elbette bu örnekte “800 yıl” semboliktir. Ancak kolektif hafızanın taşıyıcısı olan ve ilk günkü yapısını korumaya çalışan her fiziksel mekân, özellikle biz akademisyenler için bir düşünce iklimi, bir aidiyet zemini, bir üretim daveti anlamı taşır. Psikocoğrafya yalnızca kent sokaklarında değil, üniversite gibi kurumsal yapıların iç mekânlarında da kendini gösterir. Bazen yerinde olmayan bir ilan panosu, taşınmış bir kürsü ya da terk edilmiş bir bölüm başkanlığı ofisi, orada yaşanan düşünsel ya da kurumsal bir kopuşun izini taşır. Bu görünmeyen ama hissedilen değişimler, mekânın ruhuna dair haritanın bir parçasıdır. Psikocoğrafya, işte tam da bu çağrının haritasını çizer. Bu tür kayıplar, yalnızca harita üzerinde yerini koruyan binaların içinde gerçekleşir; ancak içlerindeki yaşam damarları kesildiğinde, mekân artık eskisi değildir. Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan son gelişmeler, bu hissin ne kadar sarsıcı olabileceğini gösteriyor.
2022’de Boğaziçi Üniversitesi’nde Ekonomi Bölümü Başkanı ve birçok öğretim üyesi görevden alındı, dersleri veto edildi, ofisleri boşaltıldı. Bu kararların, süregelen protestolarla bağlantılı olduğu düşünülüyordu. Üniversite binalar yerinde duruyordu, ama onu üniversite yapan insan zinciri kırılmıştı. Bu, yalnızca bir yönetim değişikliği değil; mekânın ruhunun, akademik hafızanın ve aidiyetin kökünden sarsılmasıydı.
Bir üniversitenin ruhu, mekân ile insan arasındaki bu karşılıklı etkileşimden doğar. İnsan zinciri kırıldığında, geriye sadece taş ve beton kalır; ama hafızası, tıpkı terk edilmiş bir kütüphanedeki toz gibi, havada asılı kalır. Bu aidiyet kaybı, yalnızca insan zinciri koptuğunda değil; mekânın kendisi tanınmaz hâle geldiğinde de yaşanır. Bazen insan bileşeni sabit kalır, fakat duvarların dokusu, koridorların sesi, odaların ışığı değiştiğinde; mekân, hafızadaki yerinden kopar.
Tam tersini de düşünebiliriz. Soyut bir kavram olarak kalmasın diye, bu kez insan bileşeni aynıyken mekânın değişimini hatırlayalım. 2000’li yılların başında mensubu olduğum bölümde başlayan mekânsal yenilemeyle, yılların yıprattığı ama hâlâ orijinal mimarinin parçası olan binamız, basit ve aceleci bir tercihle, “yenileme” adı altında fayans döşemelerinin altında kaybolmuştu. Bu eğilim 2010’lardan sonra sınıflara da sirayet etti; eski ahşap sıralar ve tebeşirli kara tahtalar, yerini modern ama ruhsuz beyaz tahtalara ve sıradan sunta kaplama sıralara bıraktı. Görünüşte modernleşmişti, peki hangisi daha iyiydi: eski mi, yeni mi? O zaman fark etmediğimiz aidiyet kopuşunu, bugün derinden hissediyorum. İnsanlar aynı kalsa da mekânın pervasızca “modernleşmesi” bizlerden pek çok şeyi alıp götürmüştü. Şimdi yaşadığım şey, gecikmiş bir solastalji hâlinden başka nedir ki? Bu yazı da, o duygu durumunun en görünür yansımalarından biridir.
Sonuçta solastalji, doğa kaybının duygusal bir karşılığı olarak önerilmiş olsa da; mekânın anlamını, hafızasını ve insanla kurduğu bağı yitirdiğinde ortaya çıkan bir hâlin de adı. Üniversiteler de tıpkı şehirler, ormanlar ya da nehirler gibi, fiziksel olarak var olsalar bile ruhlarını kaybettiklerinde geriye eksik bir manzara kalıyor. Hatırlamak, bu eksikliği fark etmenin ve ona direnmenin ilk adımıdır.
Ancak hatırlamanın sürdürülebilir olması, üniversitenin yalnızca geçmişini korumasına değil; aynı zamanda kendini yeniden öğrenen, yeniden başlayan, risk alan bir kurum olmasına bağlıdır. Tıpkı bireylerde olduğu gibi, yalnızca “kazanabileceği” oyunları oynayan bir üniversite, entelektüel kum havuzunu daraltır. Oysa büyüme zihniyetiyle hareket eden bir üniversite, hem hafızasını korur hem de yeni alanlar açarak bu hafızayı geleceğe taşır. Böylece mekânın ruhu, geçmişten bugüne uzanan bir zincir olmaktan çıkar, geleceğe doğru genişleyen bir düşünce iklimine dönüşür.