3.8

Epilog: Belleğe, İlkeye ve Umuda Dair

Bu kitap, üniversitenin yalnızca nasıl yönetildiğini değil; aynı zamanda neyi temsil ettiğini, kimin adına konuştuğunu ve ne uğruna sessiz kaldığını sorgulama çabasının bir ürünü. Amacım, üniversitenin dönüşen çehresini dersliklerden ihraç listelerine, öğrenci emeğinden anayasal direnişlere uzanan bir çizgide görünür kılmaktı. Bu çaba, kitabın ilk sayfalarında dile gelen “üniversiteyi hatırlama” çağrısının bir devamı olarak okunmalı. Bu çizgi, yalnızca değer kaybını değil; aynı zamanda hatırlamanın, direnmenin ve onarmanın yollarını da işaret ediyor. Türkiye’de ve dünyada üniversiteler, yalnızca dışsal baskılarla değil, içsel çöküşlerle de sınanıyor. Ancak hâlâ sorumluluk hissedenler, hâlâ “biz” diyebilenler, hâlâ anlamaya ve anlatmaya çalışanlar var. Bu yazılar, işte o direnişin, hatırlamanın ve ısrarın bir yansıması. Son bölümlerde yer alan güncel tanıklıklar da bu direnişin farklı yüzlerini gösteriyor.

Değişim, belki yavaş gelecek. Direnç, belki sessizlikle kuşatılacak. Fakat unutulmamalı: Akademik hafıza, en karanlık zamanlarda bile geçmişi hatırlatan, bizi geleceğe taşıyan bir kıvılcım olabilir. Çünkü bazen tek bir ilke bir belleği; tek bir bellek bir kurumu; tek bir kurum ise bir toplumu dönüştürmeye yeter.

Bu metinler aynı zamanda üniversitenin bastırılmış geçmişiyle yüzleşme ihtiyacına dikkat çeken bir psikanalitik izlek taşıyor. Akademi yalnızca bir kurum değil; bastırılmış seslerin, unutulmuş çatlakların, görünmeyen emeğin de toplamıdır. Bugün asıl ihtiyaç, tam da bu bastırılmış geçmişle yüzleşmek, kurumun kendi travmalarıyla hesaplaşmasına imkân verecek bir hatırlama ve anlatma cesaretidir.

Bu nedenle akademik hafıza, yalnızca geçmişin tanığı değil, geleceğin iyileştirici gücü de olabilir. Ve belki bu iyileşme, yüzeyselliğin ve aceleciliğin egemen olduğu bir çağda, yalnızca durarak, düşünerek ve anlatarak mümkün olabilir. Düşünmeye eşitlik tanıyan bir akademi, kendini iyileştirme yetisini de içinde taşır. Belki de bu nedenle, Gündüz Vassaf’ın sözleriyle “tornavidanın ne işe yaradığı sathiliğinde” bir bakışın üniversiteye hâkim olduğu günlerde, unuttuğumuz şeyi hatırlamak bir direniş biçimidir.

Bu noktada, zihnim beni bir gün Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’nde kıymetli hocam Gündüz Vassaf’la yaptığımız uzun bir sohbete götürüyor; beşeri bilimlerle fen bilimleri arasındaki görünmeyen ama var olduğunu bildiğim fay hattını da hatırlatıyor. Fen bilimlerinin açıklığı karşısında şaşkınlığını gizlememişti; aramızdaki o diyalog, farklı bilgi biçimlerinin birbirine duyduğu hem hayranlığı hem de mesafeyi aynı anda gösteriyordu.

Kitabın başından sonuna uzanan bu yolculuk, geçmişin izleriyle geleceğin imkânlarını aynı sayfada buluşturuyor. “Akademi Unutmazsa”, belki de en çok bunu unutmamalı: Üniversite, farklılıkları ayrıştıran değil; onları birlikte düşünebileceğimiz bir alan olarak yaşatılmalı. Çünkü çeşitlilik, yaşamın her alanında olduğu gibi, düşüncenin de vazgeçilmezidir.