2.3

Akademik Özerkliğin Bedeli: Hüseyin Nail Kubalı’dan Barış Akademisyenlerine

Akademi unutmazsa, yalnızca yakın tarihin değil, yarım kalmış cesaretlerin, bastırılmış seslerin ve anayasal hayallerin de kaydını tutar. Burada, Türkiye üniversitelerinde yaşanan özellikle iki kritik kırılma anına — Prof. Dr. Hüseyin Nail Kubalı’nın 1950’lerdeki anayasal müdahalesine ve Barış Akademisyenleri’nin 2016’daki toplu dışlanmasına — birlikte bakmaya çalıştım; elbette Gezi başta olmak üzere başka örnekler de bu hafızanın parçalarıdır. Çünkü akademik özerklik, yalnızca bir hukuk maddesi değil; hatırlamanın sorumluluğunu taşıyan da bir eylemdir ve bir toplumun belleği, yalnızca adlarını hatırladıklarıyla değil; sesini kısmaya çalıştıklarıyla da şekillenir. Bu iki tarihsel eşik, düşüncenin bedelini ve akademinin yaralı hafızasını bugüne taşıyan tanıklıklardır.

Düşünmeye eşitlik tanımayan bir üniversite, yalnızca bilgi üretimini değil; vicdanı, özgürlüğü ve toplumsal sorumluluğu da felç eder. O felç hâlini kabul etmeyenlerin ve bedel ödeyenlerin belleğini kayıt altına almak da önemli bir sorumluluktur.

Çünkü akademi unutmazsa, direnmenin kendisi hâline gelebilir.


1950’li yıllarda Demokrat Parti döneminde basın özgürlüğü, iktidar baskısı altında daralırken; Ulus Gazetesi gibi muhalif yayın organları sistematik olarak cezalandırılıyordu. Sansür, kâğıt kotası, kapatma kararları ve savcılık soruşturmaları, dönemin demokratik sınırlarını aşan müdahalelerdi. Meclis İçtüzüğü’ne yapılan bir değişiklikle gazetelere bilgi akışının kesilmesi, basın özgürlüğünün anayasal sınırlarını zorladı.

Bu noktada Prof. Dr. Hüseyin Nail Kubalı’nın kamusal müdahalesi tarihî bir kırılma oluşturdu. “Meclis içtüzüğünün basın hürriyetine karışamayacağı” yönündeki açıklaması, yalnızca bir anayasa hukukçusunun teknik değerlendirmesi değil; aynı zamanda iktidar karşısında akademinin kamu yararına konuşma iradesinin açık bir ifadesiydi. Nitekim bu açıklama Demokrat Parti iktidarının tepkisini çekti. Kubalı’nın görev yerinin değiştirilmeye çalışılması, akademi üzerindeki idari baskının bir örneği olarak kayda geçti. İstanbul Üniversitesi Senatosu bu müdahaleye karşı çıktıysa da, Milli Eğitim Bakanlığı kararını uygulamaktan geri durmadı. Aynı yıllarda, Anayasa Hukukçusu Turhan Feyzioğlu ve Rektör Sıddık Sami Onar da benzer baskılara maruz kaldı.

Bu gelişmeler yalnızca kişisel değil, anayasal sonuçlar da doğurdu. 1961 Anayasası, üniversite özerkliğini anayasal güvence altına alan ilk metin oldu. “Üniversiteler, bilimsel ve idarî özerkliğe sahip kamu tüzel kişilikleridir” cümlesi, yalnızca bir hukukî formül değil; geçmişte yaşanan hak ihlallerine verilmiş bir anayasal cevaptı. Ne var ki bu kazanım kalıcı olamadı. 1971 muhtırasıyla birlikte akademik özerklik adım adım budandı. 1982 Anayasası ile birlikte üniversitelerin yönetimi merkezîleştirildi, rektör atamaları Cumhurbaşkanlığı yetkisine devredildi. 2016 sonrası ilan edilen Olağanüstü Hâl (OHAL) süreciyle birlikte üniversiteler, yalnızca idari değil, düşünsel bir tasfiyeye de sahne oldu. Barış bildirisine imza atan akademisyenlerin ihraçları, vakıf üniversitelerine kayyum atanması, kampüslerde polisin biber gazı ve plastik mermiyle müdahalesi… Bütün bu gelişmeler, Türkiye’nin üniversite özerkliği konusunda yalnızca 1961’in değil, 1946’nın da gerisine düştüğünü gösterdi.

Bu tarihsel gerilemenin en sembolik örneklerinden biri, kamuoyunda “Barış Akademisyenleri” olarak anılan toplu itirazdır. 11 Ocak 2016 tarihli “Bu Suça Ortak Olmayacağız!” başlıklı bildiri, yalnızca imzacılarını değil, bütün üniversite camiasını, hukuk sistemini ve kamusal alanı etkileyen uzun soluklu bir tartışmayı tetikledi. Barış İçin Akademisyenler adı ilk kez 2012’de, cezaevlerindeki Kürt tutukluların açlık grevlerine destek veren bir metinle duyulmuştu. Ne var ki asıl kırılma, 2015 sonbaharında çatışmaların yeniden tırmandığı dönemde, 1 128 akademisyenin imzasıyla yayımlanan bildiriyle yaşandı. Bildiri, sokağa çıkma yasakları, sivil ölümler ve altyapı yıkımlarına dikkat çekerek barış müzakerelerinin yeniden başlatılmasını talep ediyordu. Kısa sürede imzacı sayısı 2212’ye ulaştı.

Bildirinin hükümetin güvenlik politikasını eleştirmesi üzerine başlayan süreçte, akademisyenler hedef haline geldi. Adli ve idari soruşturmalar açıldı; gözaltılar, tutuklamalar yaşandı. OHAL döneminde çıkarılan KHK’larla 400’ün üzerinde akademisyen ihraç edildi; yurtdışı çıkışları engellendi.

Buna karşın, alternatif bilgi üretimi Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Akademi, Dayanışma Akademileri ve Kültürhane gibi kolektiflerde sürdü. Avrupa Üniversiteler Birliği, PEN, Human Rights Watch gibi kurumlar harekete uluslararası destek sağladı. Anayasa Mahkemesi 2019’da bildirinin ifade özgürlüğü kapsamında kaldığını belirtti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2023’te pasaport iptallerini ihlal saydı. Ancak idarî direniş hâlen devam ediyor.

Barış Akademisyenleri süreci, yalnızca hukuki bir mücadele değil; aynı zamanda yaşamı altüst eden sistematik baskıların, görünmezleştirmenin ve dayanışmayla ayakta kalma çabasının tarihidir. Bu dönemde bazı akademisyenler yaşamlarına son verdi, sosyal güvencelerini kaybetti, seyahat özgürlükleri ve akademik hakları ellerinden alındı. Bu baskı iklimi, daha önce de kendini göstermişti. Gezi Direnişi sırasında birçok akademisyen, yalnızca öğrencileriyle dayanışma gösterdikleri için soruşturmalara uğramış; bazıları ise idari baskılarla karşı karşıya kalmıştı. Akademisyenlere, öğrencilere ve Gezi’ye vicdani bir ses veren herkese dönemin iktidarı tarafından “çapulcu” yaftası yakıştırılmış, bu kelimeyi sahiplenerek protesto hakkını kullanan akademisyenler de disiplin soruşturmalarına maruz bırakılmıştı. Bu dönem, üniversitenin toplumsal olaylar karşısında yalnızca bilgi üretme değil; düşünsel ve etik sorumluluk taşıma yükümlülüğünü de bir kez daha hatırlatmıştı.

Bu tanıklıklar, yalnızca bir dönemin baskı pratiklerini değil; üniversitenin, düşünmenin ve eşitliğin nasıl cezalandırıldığını da gözler önüne seriyor. Barış Akademisyenleri vakası, bir ifade özgürlüğü meselesi olmanın ötesinde, kolektif belleğin ve vicdani direnişin sınandığı bir eşiktir.

Bu tarihsel deneyimler, akademik kültürün yazılı olmayan etik anayasasını oluşturur. Sessizliğe karşı, hatırlamayla ve en önemlisi de hatırlayabilenlerle korunurlar. Üniversite, yalnızca geçmişi hatırlayan değil; hatırlamayı örgütleyen, kurumsal bir hafıza işlevi gören ve bu hafızayı gelecek kuşaklara aktarabilen bir alan olmak zorundadır. Çünkü düşüncenin eşitlenmediği yerde ne özgürlük sürdürülebilir olur, ne öğretim üyesi görevini yapabilir, ne öğrenci öğrenebilir, ne de hakikat kendini gösterebilir. Akademisyenler, yalnızca bilgi üreten değil, aynı zamanda eşlik eden ve etik duruş sergileyen toplumsal aktörlerdir.

Bugün geldiğimiz noktada, anayasalarda yazan ama yaşamda yeri olmayan kavramlarla karşı karşıyayız. Üniversite özerkliği, artık bir nostalji değil; bir hafıza meselesidir. Prof. Dr. Hüseyin Nail Kubalı’nın 1950’lerde sergilediği cesaret ve Barış Akademisyenleri’nin 2010’larda gösterdiği direniş, aynı çizgide duran iki tarihsel kayıttır. Ve akademi, eğer unutmazsa, bu sesleri bugün hâlâ duyabilir.