2.2
Özgür Düşüncenin Soluklandığı Yerler: Türkiye Akademisinde Mücadelenin İzleri (Gündüz Vassaf’ın katkılarıyla)
İkinci bölümdeki yolculuğun yeni bir durağındayız. Önceki metinlerde, üniversite içindeki sessizliklerden başlayarak akademik özgürlüğün küresel ölçekte nasıl kırılganlaştığını ele almıştım. Şimdi yönümü, bu sessizliklerin yerini alan direniş seslerine çevirmek istiyorum. Türkiye akademisi tarihinde, Boğaziçi ve ODTÜ gibi kurumlarda yaşanan örnekler, akademik özgürlüğün yalnızca korunması gereken değil, uğruna mücadele edilen bir değer olduğunu gösteriyor. Bu yazıda da, geçmişin karanlık dönemlerinde bile filizlenen kolektif iradeyi görünür kılmayı amaçlıyorum.
Bu metnin düşünsel çerçevesi oluşurken, Gündüz Vassaf’ın UNESCO’ya sunduğu Tehdit Altındaki Üniversite (The University Under Threat) başlıklı çalışmasından, ana hatlarını şekillendirdiği Lima Deklarasyonu’ndan ve birlikte yürüttüğümüz kapsamlı fikir alışverişlerinden büyük ölçüde yararlandım. Entelektüel katkıları yalnızca bilgi düzeyinde değil, aynı zamanda kavramsal derinlik açısından da belirleyici oldu.
Daha önce mikro düzeydeki bireysel ve kurumsal sessizliklerin, zamanla akademik özerkliği ve özgür düşünceyi zayıflatan daha geniş çaplı bir baskı ortamına nasıl dönüştüğünü tartışmıştım. Türkiye ise, genç bir demokrasi olarak yaşadığı tüm sancılara rağmen, yükseköğretim tarihinde çoğulculuğa ve kurumsal özerkliğe dair dikkate değer örnekler üretmiş bir ülkedir. Ne var ki, bu kazanımların, diploma iptalleri gibi uygulamalarla ne denli kolay aşındırılabileceğine de çok yakın zamanda tanık olduk.
Artık yalnızca akademik fikirler değil, bu fikirleri temsil eden unvanlar ve diplomalar da siyasi müdahalelere açık hale gelmiştir. Ekrem İmamoğlu’nun yanı sıra bazı akademisyen ve iş insanlarının diplomalarının iptal edilmesi, akademik özgürlüğün salt bilimsel bir mesele değil, aynı zamanda hukuki ve demokratik boyutları olan bir alan olduğunu acı biçimde göstermiştir.
Bu yazıda ise Türkiye’deki tarihsel direniş örneklerine odaklanıyorum. Üniversiteler bazen büyük krizlerle değil, küçük sessizliklerle çürür; bu doğru bir tespitti. Ancak bazı dönemlerde bu sessizliklerin, yaklaşan bir direnişin sakin bir habercisine dönüştüğüne tanık olduk. O suskunluklar zamanla başka biçimlere büründü; bugünse otoriterliğin sessizlik değil, içselleştirilmiş bir norm halini aldığını söylemek mümkün.
Bu bağlamda, akademik özgürlüğün uluslararası ölçekte tanımlandığı temel belgelerden biri olan 1988 tarihli Lima Deklarasyonu bizlere şunu hatırlatır: Özgürlükçü bir üniversite yalnızca bilgi üretmez; aynı zamanda demokratik toplumların altyapısını kurar. İşte bu çerçevede, Türkiye akademisinin yakın geçmişinden iki direniş örneğine odaklanmak istiyorum: Boğaziçi Üniversitesi’nin, hem geçmişte rektör seçim sürecinde hem de günümüzdeki atama krizinde sergilediği kararlı tutum ile ODTÜ’nün 1970’lerin sonunda haksız rektör atamalarına karşı başlattığı dokuz aylık boykot. Çünkü akademide düşünce özgürlüğü, tepeden bahşedilen bir ayrıcalık değil; dayanışma ve ısrarlı mücadeleyle tabandan inşa edilen bir haktır. Unutulmamalı ve her koşulda savunulmalıdır.
Bugünün baskı ortamını kavrayabilmek için, geçmişte üniversite çatısı altında gelişen direniş geleneklerine yeniden bakmak elzemdir. Türkiye akademisinin hafızasında, özerkliğin ve eleştirel düşüncenin yalnızca korunmadığı, bizzat yaşatıldığı ve örgütlendiği tarihsel anlar her zaman var olmuştur.
Türkiye’de üniversite özerkliğinin ve akademik özgürlüğün en köklü kurumsal geleneklerinden biri, Boğaziçi Üniversitesi’nde şekillenmiştir. 1980’lerin ardından Yükseköğretim Kurulu (YÖK) eliyle dayatılan merkeziyetçi atama yöntemlerine karşılık Boğaziçi, kendi içinde alternatif bir uygulama geliştirerek rektör belirleme sürecini üniversite bileşenlerinin iradesine dayandırmayı başarmıştır. 1987 yılında başlatılan ve 1992’de resmileşen bu katılımcı seçim pratiği, kurumu Türkiye’de içsel demokrasi arayışının öncüsü hâline getirmiştir. Bu bağlamda dikkat çekici bir başka tarihsel gerçek ise şudur: Gündüz Vassaf’la yaptığım fikir alışverişinde de vurgulandığı gibi, 12 Eylül darbesi sonrasında kurulan YÖK düzeni ve onu takip eden on yıllarda, görece demokratikleşme hamlelerine rağmen, Türkiye akademisinde ve Boğaziçi’nde eleştirel tepkinin bastırıldığı uzun bir dönem yaşanmıştır. Bu durgunluk, üniversite bileşenlerinin —özellikle öğrencilerin— tabandan gelen kararlı iradesiyle ancak kırk yıl sonra kırılabilmiştir.
12 Eylül sonrasında askerî yönetimin başkanlığına İhsan Doğramacı’yı getirdiği YÖK’ün kuruluş sürecinde, diğer üniversitelerde seçilmiş rektörler görevlerine devam ederken yalnızca Boğaziçi Üniversitesi rektörü Semih Tezcan görevden alınmıştır. Bu açık müdahaleye rağmen kurumdan anlamlı bir tepki yükselmemiştir. Yerine, 1982 yılında YÖK tarafından atanan Prof. Dr. Ergün Toğrol göreve getirilmiştir. Takip eden yıllarda akademisyenlerin oy kullanması mümkün olsa da, asıl belirleyici hep devlet otoritesi olmuştur. Nitekim bu dönemde seçimle gelen bir rektörün dahi atamasının devlet tarafından yapılması, seçim sürecinin yalnızca bir danışma mekanizmasına indirgenmiş olduğunu göstermektedir.
12 Eylül sonrası Boğaziçi Üniversitesi’ne yapılan bu ilk ve kritik müdahale karşısında, üniversite kamuoyunun kayda değer bir tepki göstermemiş olması dikkat çekicidir. YÖK’ün atadığı yeni rektörle birlikte, kurum içinde getirilen düzenlemeler hiçbir direnişle karşılaşmadan uygulamaya konmuştur. Prof. Dr. Ergün Toğrol’un rektörlüğü, bu yeni dönemin alışkanlıklarını ve uyumlanma sürecini temsil eden yaklaşık on yıllık bir dönemin simgesidir.
Bu açıdan bakıldığında, 1987’de başlayan rektörlük seçim pratiği yalnızca bir demokratik kazanım değil; aynı zamanda, uzun yıllar süren kurumsal sessizliğe geç kalmış bir yanıt olarak da okunmalıdır.
Nitekim bu döneme dair tanıklıklar, Boğaziçi’nde yalnızca bir suskunluk atmosferi değil, zaman zaman açık işbirliği biçimlerinin de ortaya çıktığını ortaya koyuyor. Prof. Dr. Oya Köymen’in 1402 sayılı yasa kapsamında görevden alınışının, dönemin dekanı tarafından kendisine bizzat evinde tebliğ edilmesi, bu uyumlanmanın ne kadar kurumsallaştığını da gösteriyor. Oya Köymen’in anlatısında, bu belgeyi dekanın getirmesi üzerine küçük kızı Yıldız’ın “Beni de mi okulumdan atacaklar?” diye sorması, baskının yalnızca akademik değil, kuşaklar arası bir travmaya dönüştüğünü düşündürüyor.
12 Eylül sonrası kurulan YÖK sistemine karşı, zaman zaman toplu istifa gibi çıkışlar gündeme gelse de, bu yöndeki irade geniş bir destek bulamamıştır. Gündüz Vassaf, Taha Parla ve Reşit Canbeyli gibi isimlerin bireysel çıkışları ile, başka kurumlardan 1402’lik 1 diye anılan 70’ten fazla hocanın üniversiteden uzaklaştırılmasına karşı yapılan bazı tepkisel istifalar, o dönemdeki genel çekingenliğin istisnaları arasında yer alır. Bu örnekler, akademik direnişin yalnızca bir bedel değil; çoğu zaman derin bir yalnızlık anlamına da geldiğini hatırlatır.
Üniversitenin fakülteleri, enstitüleri ve öğrencileri, rektör adayları arasından ortak bir iradeyle birinci gelen ismi desteklemekte ve atamaya bu iradeyi dayanak yapmaktadır. Bu gelenek yalnızca Boğaziçi Üniversitesi’nin yönetim kültürünü değil, aynı zamanda Türkiye’deki yükseköğretim kurumlarının özgürlük ve özerklik tahayyülünü de şekillendirmiştir. Ancak 2016 yılında gerçekleştirilen darbe girişimi sonrası hızla otoriterleşen siyasal ortam, Boğaziçi’nde köklü bir kırılmaya yol açmıştır. Seçimle gelen rektörlerin atanmaması, kurumsal özerklik mekanizmalarının aşındırılması, uzun yıllar içinde inşa edilen demokratik geleneğin ciddi biçimde zarar görmesine neden olmuştur.
2021 yılında Melih Bulu’nun üniversite bileşenlerinin iradesi dışında rektör olarak atanması, bu krizi zirveye taşımış ve Boğaziçi tarihinde eşine az rastlanır çapta bir direniş sürecini başlatmıştır. Akademisyenlerin, öğrencilerin ve mezunların ortak direnci, yalnızca bir atamaya karşı değil; akademik özerkliğin ve özgür düşüncenin ilkesel savunusuna dönüşmüştür. Bu süreç, Lima Deklarasyonu’nda belirtilen temel ilkelere sıkı sıkıya bağlı kalınarak yürütülmüş; akademik özgürlüğün yalnızca bilimsel üretimin değil, özgür toplumların da temel taşı olduğu bilinciyle hareket edilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi’nin özgürlükçü geleneğine benzer şekilde, Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) de Türkiye akademi tarihinde direnişin bir başka güçlü örneğini oluşturmuştur. 1970’li yılların sonlarında Milliyetçi Cephe hükümeti tarafından üniversitenin yapısına doğrudan müdahale edilmesi, ODTÜ’de kitlesel bir mücadele sürecini tetiklemiştir.
1977 yılında, ODTÜ’ye, üniversite bileşenlerinin iradesi hiçe sayılarak Hasan Tan’ın rektör olarak atanması, öğretim üyeleri, öğrenciler ve üniversite çalışanları tarafından büyük bir tepkiyle karşılanmıştır. Hasan Tan’ın, akademik liyakatten uzak siyasi bir atama olarak görülmesi, üniversite içinde mücadele sloganları etrafında olağanüstü bir seferberliğe yol açmıştır. Bu mücadele bir anda başlamamış; MHP’li gençlerden oluşan ve “Mavi Melekler” adıyla anılan görevli grupların kampüste yarattığı korku ortamı nedeniyle üniversite bir süre suskunluğa bürünmüştür. ODTÜ’nün bilgisayar merkezine bugün adı verilen Necdet Bulut’un Karadeniz Teknik Üniversitesi’ne uzaklaştırılması ve orada öldürülmesi, dönemin ne kadar sert ve karanlık geçtiğinin bir başka göstergesidir.
Bu mücadele yalnızca sınıflarda boykotlarla sınırlı kalmamış; 9 ay süren kararlı bir direniş ile üniversite yaşamı bütünüyle yeniden tanımlanmıştır. Öğretim üyelerinin kitlesel istifaları, öğrencilerin kampüs genelinde düzenlediği barışçıl protestolar ve akademik hayatı savunan sivil toplum desteği, ODTÜ’de özgür ve özerk bir akademinin savunulması için güçlü bir cephe oluşturmuştur.
Bu süreçte yaşananlar, yalnızca bir üniversitenin iç meselesi değil, Türkiye’de akademik özerkliğin savunulması adına verilen en önemli mücadelelerden biri olmuştur. “9 Direk Anıtı” bugün hâlâ ODTÜ kampüsünde bu direnişin sessiz ama güçlü tanığıdır. ODTÜ örneği bize şunu hatırlatır: Akademik özgürlük yalnızca sınıflarda ders işlemekle değil; ancak gerektiğinde özgür düşünceyi savunmak için bedel ödemeye hazır olmakla mümkündür.
Boğaziçi Üniversitesi’nde özerkliği koruma iradesiyle başlayan sessiz mücadele, ODTÜ’de haksız atamalara karşı verilen uzun soluklu mücadeleyle birleştiğinde, Türkiye akademi tarihinin nasıl güçlü bir direnç damarına sahip olduğunu açıkça gösteriyor. Bu iki örnek, yalnızca belirli dönemlere özgü tepkiler değil; akademik özgürlüğün, ancak tabandan yükselen dayanışma ve kolektif bir bilinçle korunabileceğinin tarihsel kanıtlarıdır.
Cumhuriyet’in akademik tarihinde kayda değer ilk kıyım Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nden Pertev Naili Boratav, Muzaffer Şerif ve Niyazi Berkes’in uzaklaştırılmasıdır. Sorbonne’da Türk folklorunu, Columbia’da sosyal psikoloji dalını, McGill’de Cumhuriyet’e odaklı siyaset bilimini geliştiren, kuran bu isimler, Türkiye’nin kaybı ama dünyanın kazancı olmuştur. Bu dönem Mehmet Ali Aybar ve Behice Boran’ın da üniversiteden uzaklaştırıldığı yıllardır. Bu tür örnekler, akademik tasfiyelerin yalnız bugüne özgü olmadığını, tarihsel bir sürekliliği olduğunu göstermektedir.
Öte yandan, bu direnişlerin ışığında bugün yaşadıklarımıza baktığımızda, akademik özgürlüğün yalnızca bilimsel bir mesele değil; aynı zamanda hukuk, demokrasi ve toplumsal adaletle doğrudan bağlantılı bir mesele olduğunu daha net görüyoruz. Yakın zamanda yaşanan olaylara topyekûn baktığımızda, akademinin siyasi tasfiye süreçlerine ne kadar açık hale geldiğini ve özgür düşüncenin yalnızca sözde değil, fiilen tehdit altında olduğunu gösteriyor.
İşte tam bu noktada, Lima Deklarasyonu gibi uluslararası belgeler daha da anlam kazanıyor: Yükseköğretim yalnızca bilgi üretimi değil; özgür bireylerin ve demokratik toplumların temel dayanaklarından biridir.
Bu metni hazırlarken, Gündüz Vassaf’ın UNESCO’ya sunduğu “Tehdit Altındaki Üniversite” (The University Under Threat) başlıklı bildirisi ve bu çerçevede benimle paylaştığı fikirler, yalnızca kişisel değil, aynı zamanda tarihsel açıdan da kıymetli bir referans oluşturdu. Bu çalışmasında Vassaf, üniversitenin yalnızca tek bir otoriter rejimin değil; aynı zamanda ordu, devlet, kilise ve piyasa gibi birçok güç odağının müdahalesiyle kuşatıldığını vurguluyordu. Bugün de bu çoklu tehdit yapısı, akademik özerklik üzerindeki baskıları anlamak açısından geçerliliğini koruyor. Üniversiteyi özgür düşüncenin üretim alanı olarak savunmak, yalnızca siyasi değil; kültürel, ideolojik ve ekonomik müdahalelere karşı da direnç geliştirmeyi gerektiriyor.
Akademik mücadelenin tarihsel örnekleri, yalnızca geçmişe değil, bugünün zihinsel alışkanlıklarına da ışık tutuyor. Bu örneklerin ötesinde, kurumsal hafızaya sinmiş daha derin etkiler de dikkate değer. Boğaziçi’nin 1980’ler sonrası sessiz yılları, yalnızca yitirilen bir özerkliği değil, aynı zamanda içe kapanmış, suskun ve çoğu zaman edilgen bir akademik kültürün izlerini de yansıtmaktadır.
Bu kültür, direnişin kolektif bir harekete dönüşmesini değil; çoğunlukla bireysel ve sessiz tepkiler biçiminde tezahür etmesini kolaylaştırmıştır. Bireysel dirençlerin değerini küçümsemeksizin, bu durumun, özgür düşüncenin ancak örgütlü bir dayanışmayla sürdürülebileceğini bize bir kez daha hatırlattığı söylenebilir. Bu nedenle, direniş yalnızca geçmişin onurlu bir mirası değil, gelecekteki özerklik mücadeleleri için de bir aynadır.
Boğaziçi ve ODTÜ örnekleri bize şunu hatırlatıyor: Üniversiteler, sessizlikle teslim olmamalı; tartışmayla, çeşitliliğe önem vererek, nitelikli bilgi üreterek ve dayanışmayla varlıklarını sürdürmelidir. Özgür akademi, yalnızca “hak edilmiş” bir ayrıcalık değil; mücadeleyle sürekli yeniden inşa edilen bir kamusal değer alanıdır.
Yalnız sadece yükseköğretim değil, dünya genelindeki politik eğilimler de demokratik toplumun karşı karşıya olduğu tehditleri doğrular nitelikte. Democratization dergisinde yayımlanan bir makale 2, yalnızca Türkiye’de değil, dünya genelinde akademik özgürlüğün, ifade özgürlüğünün ve demokratik kurumların ciddi bir gerileme sürecine girdiğini gösteriyor. Varieties of Democracy (V-Dem) veri setine dayanan bu araştırma makalesi, liberal demokrasinin ortalama seviyesinin 1985’e, ifade özgürlüğünün ise son 25 yılın en düşük düzeyine gerilediğini; dünyada otoriterleşmenin demokratikleşmeden çok daha hızlı ilerlediğini ortaya koyuyor.
Özellikle V-Dem Enstitüsü’nün 2025 tarihli raporu, dünyada liberal demokrasi seviyesinin 1996’ya, nüfus ağırlıklı ölçümde 1985’e ve ekonomik ağırlıklı ölçümde 1974 öncesine gerilediğini ortaya koyuyor. Özetle, ne kadar büyük ve etkili ülkeler (nüfus veya ekonomi açısından) otoriterleşirse, genel demokrasi tablosu çok daha geriye gidiyor. Bugün geldiğimiz noktada, dünya hem nüfus hem ekonomi ağırlığı açısından 40–50 yıl öncesinden daha kötü bir demokrasi seviyesine düşmüş durumda. İlk defa otokrasiyle yönetilen ülkelerin sayısı demokrasileri geçmiş durumda. İfade özgürlüğü son 25 yılın en sert düşüşünü yaşıyor ve dünya nüfusunun %38’i otoriterleşen ülkelerde yaşıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin ise darbe olmaksızın tarihte en hızlı otoriterleşen ülke olabileceği tartışılıyor.
Bu süreçte akademik özgürlüğün yalnızca ifade alanıyla sınırlı olmadığını, aynı zamanda kaynaklara erişim bakımından da kırılganlaştığını gösteren örnekler dikkat çekiyor. 2023 yılı itibarıyla yalnızca ABD’de üniversitelere aktarılan federal araştırma fonları 60 milyar doları aşmıştır. Johns Hopkins Üniversitesi bütçesinin %87’sini, Georgia Tech ise %77’sini bu fonlardan karşılamaktadır. Bu nedenle kamusal kaynakların dağıtımı, siyasi otoritelerden bağımsız çalışan kurumsal mekanizmalarla güvence altına alınmadıkça, finansal destek dahi özgürlüğün değil baskının aracı hâline gelebilir.
Trump yönetimi döneminde, federal fonların kesilmesi tehdidi yalnızca mali değil, aynı zamanda ideolojik bir müdahale aracı olarak devreye sokulmuştur. Özellikle eleştirel araştırmalar ve barış odaklı programlar baskı altına alınmış; bu baskının en somut örneklerinden biri, Harvard Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Merkezi’nde yürütülen programların iptali ve merkezin başındaki Cemal Kafadar’ın görevden alınması olmuştur. Türkiye’de ise 12 Eylül sonrası dönemde bazı akademisyenlerin özgür düşünceyi savunduğu görülse de, AKP döneminde medya baskısı ve yaygın bir korku ortamı nedeniyle bu tür sesler büyük ölçüde susmuş; öğrenciler ise uzun süre yalnız bırakılmıştır.
Akademik özgürlüğe dair bu sorgulamalar, yalnızca geçmişi anlamak değil, bugünü göz önüne serebilmek ve geleceği birlikte savunabilmek için kaleme alındı. Bugün, akademik özgürlük, yalnızca geçmişin bir mirası değil; geleceğin toplumsal sözleşmesini şekillendirecek bir sorumluluktur. Üniversiteler, farklı düşüncelerin buluştuğu, eleştirinin korkusuzca dile getirilebildiği, bilginin serbestçe üretildiği ve paylaşıldığı alanlar olmaya devam etmelidir, hem Türkiye’de hem de tüm dünyada…
Çünkü özgür düşüncenin sustuğu yerde yalnızca akademi değil, toplumun bütünü karanlıkla yüzleşir.
Ve unutulmamalıdır ki: Akademik özgürlük üstten bahşedilmez; tabandan, dayanışma ile, mücadele ile ve kimi zaman da yalnızca bir avuç insanın inadıyla inşa edilir.
Boğaziçi’nde, ODTÜ’de ve bugün her türlü baskıya rağmen özgür akademiyi savunan her yerde yankılanan ses, hâlâ aynı ilkeyi hatırlatıyor:
Bilgi özgürleşirse toplum da özgürleşir.
Ve bu mücadele, bugün de devam ediyor.
1402’likler nedir? 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra yürürlüğe konan 1402 sayılı yasa, kamu görevlilerinin “güvenlik” gerekçesiyle hukuki savunma hakkı tanınmadan görevden uzaklaştırılmasına olanak tanımıştır. Bu yasa kapsamında, çok sayıda öğretim üyesi üniversitelerden ihraç edilmiş; bu akademisyenler kamuoyunda “1402’likler” olarak anılmıştır. En yoğun ihraçlar Ankara Üniversitesi (Rona Aybay, Mümtaz Soysal, Korkut Boratav, Cem Eroğul, Baskın Oran, vb.) ve İstanbul Üniversitesi (Bülent Tanör, Gençay Gürsoy, Hüseyin Hatemi, Sencer Divitçioğlu, vb.) gibi köklü kurumlardan gerçekleşmiştir. Ayrıca ODTÜ, Boğaziçi, Gazi Üniversitesi ve Ege Üniversitesi gibi birçok kurum da bu uygulamadan etkilenmiştir. 1402’likler, akademik özgürlüğün ağır biçimde ihlal edildiği bir dönemin simgesi hâline gelmiş; ihraç edilen birçok akademisyen uzun süren hukuk mücadeleleri sonucunda ancak 1990’lı yıllarda görevlerine dönebilmiştir.↩︎
Marina Nord, Fabio Angiolillo, Ana Good God & Staffan I. Lindberg (24 Apr 2025): State of the world 2024: 25 years of autocratization – democracy trumped?, Democratization, DOI: 10.1080/13510347.2025.2487825↩︎