1.8
Görülmeyen Akademi: Atama Kültürünün Gölgesinde Üniversite
Üniversitelerde giderek yerleşikleşen atama kültürü, yükseköğretimin temel ilkelerini sessizce aşındırıyor. Hak edenin değil, uygun görülenin tercih edildiği kadro süreçleri; içeriği zayıf performans ölçütleri ve etik dışı yükselme uygulamaları, akademinin entelektüel dokusunu zedeleyen başlıca sorunlar arasında. Genellikle göz ardı edilen, ancak içeriden hissedilen bu kurumsal kaymalar yalnızca unvanları değil; düşünsel çeşitliliği ve vicdani sorumluluğu da örseliyor. Bu metin, böylesi bir düzende hâlâ mümkün olan direniş biçimlerini sorgularken, içeriden tanıklık ettiğim kimi deneyimler ve gözlemlere de yer veriyor.
Üniversite yalnızca bir kurum değil, aynı zamanda bir söz, bir çağrıdır: düşünceye, özgürlüğe, sorgulamaya ve ortak akla yönelik bir çağrı. Ancak Türkiye’de bu söz giderek daha silikleşiyor. Yükseköğretim sistemi uzun zamandır niceliği ön planda tutan, yetkinlikten çok sadakati ödüllendiren, kurumsal yapıyı bireysel tercihlerle yönlendiren bir yapıya doğru savruluyor.
Bu bölümün son yazısı, kişisel bir deneyimden yola çıkarak, bugünün üniversitelerinde yüksek sesle dile getirilmeyen ama sistemik olan bozulmaları; küçük ama sistemin bütününe dair çok şey anlatan bir örnek üzerinden aktarmayı amaçlıyor.
Bu bölümün son yazısı, kişisel bir tanıklıktan hareketle, üniversitelerde artık yüksek sesle konuşulmayan ama yapısal hâle gelmiş sorunlara ışık tutmayı amaçlıyor. Küçük gibi görünen bir örnek, aslında bütün sistemi anlamak için güçlü bir mercek işlevi görebilir.
Bu bir kurgu değil. “Nasıl bu noktaya geldik?” sorusuna içeriden bir bakış, “Başka türlü olabilir miydi?” sorusuna ise dürüst bir yüzleşme. Zira bazı çöküşler gürültüyle değil, derin bir suskunlukla yaşanır. Asıl mesele, bu suskunluğun ardındaki gerçekleri görünür kılma cesaretinde gizlidir.
“Bir üniversitenin görevi, yalnızca bilgi aktarmak değil; onu üretmek, sorgulamak ve dönüştürmektir. Akademi, toplumun belleği olduğu kadar, vicdanı da olmalıdır.”
Bu ifade, üniversitenin varlık nedenini özlü biçimde hatırlatıyor. Henry Rosovsky’nin The University: An Owner’s Manual 1 adlı kitabında belirttiği gibi, üniversiteler ne tam anlamıyla bir şirket, ne de klasik anlamda bir demokrasiyle yönetilir. Ancak, toplumla, bilimle ve kendi iç yapılarıyla kurdukları ilişkinin etik ilkelere, açıklığa ve tutarlılığa dayanması gerekir.
Çünkü üniversite, ikna ve aklın rehberliğinde işleyen nadir alanlardan biridir. Dinleyerek, tartışarak, dayatmadan ve suçlamadan yönetilmesi gereken bir ortamdır.
Aksi hâlde üniversite, yalnızca ortaöğretimin eksiklerini tamamlayan bir “ileri lise”ye dönüşür. Bu da onu, olması gereken entelektüel ve eleştirel merkez olmaktan uzaklaştırır.
Akademik yöneticilik yalnızca idari görevleri yerine getirmek değil; aynı zamanda bir temsil sorumluluğudur. Temsil edilen sadece bir bölüm ya da fakülte değil, onun belleği, değerleri ve akademik kültürüdür.
Ne var ki, Türkiye’de bu temsilin içeriği giderek zayıflıyor. Atamayla göreve gelen yöneticiler, çoğu zaman kamusal sorumluluğu değil, atanma biçiminin dayattığı hiyerarşik sadakati önceliyor. Böylece yöneticilik, ortak aklı temsil eden bir görev olmaktan uzaklaşıp yalıtılmış ve işlevsiz bir pozisyona dönüşüyor.
Oysa akademik yöneticilik, etik duyarlılığı, özerk düşünceyi ve kolektif aklı koruma sorumluluğu taşır. Atanmış olmak, bir sadakat ilişkisine eklemlenmek değil; o kurumun geleceğine dair hesap verebilir bir sorumluluk üstlenmektir.
Ancak karar alma süreçlerinde katılım dışlandığında, açık iletişim yerini örtük baskılara bıraktığında, yöneticilik bir temsil değil; içten içe yaşanan bir erozyona dönüşür. En yıpratıcı süreçler çoğu zaman çatışmalardan değil, görmezden gelinmekten doğar. Kararlar dar çevrelerde şekillenir, iletişim kurulmadan dayatılır. Böylece yalnızca yetkiniz değil, varlığınız da silikleşir.
Ve akademi, bazı durumlarda gerçekten yok edilmez; ama bilinçli bir şekilde dikkate alınmaz, dışlanır, susturulur.
Atama Kültürü ve Akademinin Sessiz Dağılışı
Son yıllarda akademide yerleşen “atama kültürü”, üniversiteleri katılımcı yönetim anlayışından uzaklaştırdı. Yöneticilik pozisyonları, yukarıdan aşağıya işleyen bürokratik bir zincirin parçası hâline geldi. Artık birçok yönetici, sorumluluğunu temsil ettiği akademik birimlere değil, atandığı makamlara karşı hissetmekte. Böylece karar süreçleri, kolektif akıldan değil, hiyerarşik bağlılıktan besleniyor.
Etik özerklik, yerini şekli onaylara; akademik temsil ise sadakate bırakıyor. Anayasada tanımlı özgürlükler, uygulamada etkisizleşiyor.
Henry Rosovsky’nin şu cümlesi, bu tabloyu daha da çarpıcı kılıyor: “Bir üniversite yöneticisi karar alırken önce öğrencileri, sonra öğretim üyelerini, sonra toplumu düşünmelidir; en son kendini.”
Bugünse bu sıralamanın neredeyse tersine döndüğünü üzülerek gözlemliyoruz.
Tuğba Tekerek’in Taşra Üniversiteleri kitabı, bu dönüşümü yerel örneklerle belgeliyor. Yeni üniversiteler bilimsel ihtiyaçlara değil, siyasal ve ekonomik hesaplara göre açılıyor. Bu genişleme sürecinde öğrenci profili zayıflarken, öğretim üyeleri yalnızlaşıyor. Bu yalnızlık, niceliksel artışla gelen bir itibarsızlaşmayı da beraberinde getiriyor. Karar alma süreçleri ise giderek daha biçimsel, daha yüzeysel bir hâl alıyor.
Bu tablo artık yalnızca taşrayı değil, büyük şehirlerdeki üniversiteleri de kapsayan bir akademik erozyona işaret ediyor.
Üniversiteler bazen büyük krizlerle değil, küçük sessizliklerle çürür.
Bir karar alınırken danışılmaması, bir öğretim üyesinin yok sayılması, bir sorunun çözülmeden çözülmüş gibi yapılması… Bunlar ilk bakışta önemsiz ayrıntılar gibi görünebilir. Oysa üniversitenin ruhunu, kimliğini, havasını belirleyen tam da bu tür ayrıntılardır.
Akademi yalnızca yayımlanan makalelerle değil; kurulan ilişkilerle, kurul(a)mayan cümlelerle, söylenmemiş kelimelerle de şekillenir.
Bugün Türkiye’de üniversiteler yalnızca dışsal baskılarla değil, içeriden gelen sessizliklerle de zedeleniyor. Çünkü akademik özerklik, yalnızca yapısal bir talep değil; gündelik ilişkilerde sergilenen etik bir tercihtir.
Ve akademik etik, yalnızca bir kavram değil; bir yürüyüş biçimidir. Bu yürüyüş, bazen yalnızlık, bazen yorgunluk ama her zaman bir sorumluluk içerir. Bu yazı, o yürüyüşün bir anındaki adımların kaydıdır.
Ve son bir hatırlatma: “Akademi susarsa, yalnızca bilim değil; vicdan da eksilir.”
Bu bölümde yer alan yazılar, Türkiye’de son yirmi yılda bu alanın nasıl daraldığını, üniversite kavramının hangi aşamalarda ve nasıl bir anlam kaybına uğradığını belgelemeye çalıştı. Artık akademik unvanlar başarıyı değil, çoğu zaman bağlılığı temsil ediyor; yayın sayıları içeriğin derinliğinden çok biçimsel ölçütlere dayanıyor; üniversiteler ise birer bürokratik sahneye dönüşüyor.
Eleştirel düşünce yerini konforlu suskunluklara bırakıyor. Liyakat, sadakatle yer değiştiriyor.
Bu sessizlik, akademik çöküşün en tehlikeli habercisi.
Bölüm boyunca dile getirilen deneyimler, yalnızca bir çözülmenin değil; aynı zamanda bu çözülmeye karşı geliştirilen sessiz direnişlerin de tanıklığıdır. Çünkü sorulması gereken soru hep aynı:
“Ne üretiyoruz? Ve neyi yitiriyoruz?”
Ve yanıtı da giderek daha netleşiyor:
Akademik değer, ancak hatırlayanlar ve hatırlatanlar oldukça ayakta kalabilir.
Rosovsky, H. (1991). The university: An owner’s manual. W. W. Norton & Company.↩︎