1.5
Bilimde Kaybolmak: Akademik Değer Erozyonunun Yansımaları
Akademideki değer erozyonunun bireysel düzeyde nasıl bir “kaybolmuşluk” hissi yarattığı, bugünlerin inkâr edilemez bir gerçeği. Duyarlı zihinlere dokunan her anlatı, bastırılmış duygulara da tercüman olabiliyor. Tutkuyla başlayan bilimsel yolculukların zamanla aidiyet duygusunu, heyecanı ve etik pusulayı nasıl yitirdiğini görmek, bu metnin yazılmasına neden oldu. Anlatılanlar yalnızca Türkiye bağlamına ait değil; akademik dünyanın farklı coğrafyalarında da benzer sorunlar, benzer duygularla yüzleşiliyor. Yayın baskısı, yozlaşmış rekabet, görünürlük kaygısı ve yönetsel tahakküm, bilimsel üretimi derinlikten uzaklaştırıyor. Tam da bu nedenle, yönünü kaybetmiş bilimsel arayış çağında hatırlamak, yavaşlamak ve yeniden odaklanmak bir zorunluluğa dönüşüyor.
“Akademik İflas: Türkiye’de Yükseköğretimde Değer Erozyonu” başlıklı yazımın yayımlanmasının ardından yurt içinden ve yurt dışından çok sayıda geri bildirim aldım. Bu tepkiler, üniversitelerdeki değer kaybına ilişkin endişelerimin yalnızca bana ait olmadığını, birçok akademisyenin bu konuda benzer kaygılar taşıdığını gösterdi.
Yazar Buket Uzuner’in yazıyla ilgili değerlendirmesi özellikle etkileyiciydi:
“Tarih boyunca, aklın, bilimin, sağduyunun ve mantığın baskı ve şiddetle ezildiği yerlerde, sadece insan aklını savunanların yenilgisi, cesur ve dürüst liderler ve kadrolar oluşturamamış olmalarına bağlıdır.”
Bu ifadeyi son derece anlamlı buluyorum; yalnızca bir edebiyatçının değil, aynı zamanda çağının tanığı olan bir entelektüelin değerlendirmesi olarak görüyorum.
Yazının İngilizce çevirisini okuyan bir Avrupalı akademisyen arkadaşım ise sorunun küresel boyutuna dikkat çekti. Onun gözlemi şuydu:
“Ornitoloji uzmanı olarak tanıdığımız pek çok kişi, genel kültür ya da üniversite kültürü hakkında daha geniş bir bakışa sahip olmadan, yalnızca kendi bilimsel baloncuklarında yaşıyorlar.”
Bu tespit, özellikle küçük ölçekli üniversitelerde yönetici konumda olan ve evrensel akademik kültürü içselleştirememiş birçok kişi için geçerli.
Tuğba Tekerek’in Taşra Üniversiteleri: AK Parti’nin Arka Kampüsü başlıklı kitabı bu anlamda çok kıymetli bir araştırma. Kitapla yaptığımız söyleşinin ardından kaleme aldığım yazı, Buket Hanım’ın yorumu ve yurt dışından gelen bu türden geri bildirimler aslında aynı manzarayı çiziyor: Sadece Türkiye’ye özgü olmayan bir dramın içindeyiz. Belki de çoktan kaybedilmiş bir davanın içinde, hâlâ kavramsal bir mücadele veriyoruz. Direniyoruz. Ama neden ve neye karşı? Kurtuluş nerede?
Ben, Türkiye’de üniversite ortamının büyük ölçüde siyasallaşarak bilimin önüne geçtiğine inanıyorum. Sıradanlaşan akademik atmosferin içinde yer alan birçok kişi, yetkinliğe dayalı adil rekabet ortamlarında değil, başka nedenlerle pozisyon kazanıyor. Bu da üniversitelerde nitelikten çok sayıyı önceleyen bir yapı oluşturuyor.
Bugün bu meseleleri konuşuyor olmamızın temel nedeni belki de şu: Cesur ve tarafsız liderler yetiştiremedik. Doğru kadroları zamanında kuramadık. Bunun bedelini ise artık yozlaşan bir çalışma ortamı olarak ödüyoruz. “Kurtuluş nerede?” sorusu artık kolayca yanıtlanabilecek bir soru değil. Bu soruya yanıt ararken akademik dünyada her geçen gün çoğalan trajikomik hikâyeleri izlemek zorunda kalıyoruz. Değer erozyonu, sanırım düşündüğümüzden daha hızlı, daha geniş bir şekilde yayılıyor ve yalnızca Türkiye’de değil, dünyada da akademiyi içten içe çürütüyor.
Bugünün akademisi, niceliksel göstergelere sıkışmış bir sistemin içinde yönünü yitiriyor. Kurtuluş, belki de değerleri hatırlamakta; düşünmenin, sorgulamanın ve ortak iyinin yeniden önem kazanmasında yatıyor.