2.6

Üniversite Özgürlüğünün Dar Koridorunda

İkinci bölümün kavramsal çerçevesini tamamlayan bu eşik metin, akademik özgürlük krizine dair önceki tartışmaları yerel direniş örnekleri ve sessizlik biçimlerinden küresel bir yapısal değerlendirmeye taşıyor. Üniversitenin yalnızca bilgi üreten bir yapı değil; aynı zamanda etik, kültürel ve toplumsal hafızayı taşıyan bir kurum olduğu gerçeğiyle, bu kez otoriterleşen rejimler karşısında yaşanan kurumsal daralmayı ele alıyor. “Dar koridor” metaforu eşliğinde, akademik özgürlüklerin Türkiye’de ve dünyada nasıl kısıtlandığını ve bu daralmaya karşı hangi düşünsel ve kurumsal direnç imkânlarının geliştirilebileceğini sorguluyor. Amaç, üniversitenin kendini yeniden hatırlayabilmesi ve yeniden kurabilmesi için ortak bir düşünme ve dayanışma alanı açmak.


Modern üniversite, yalnızca Türkiye’de değil; Amerika’dan Avrupa’ya uzanan geniş bir coğrafyada tarihsel bir sınavdan geçiyor. Akademik özgürlüklerin aşındığı, düşünsel üretimin idari sadakate dönüştüğü, bilimsel liyakatin politik bağlılıkla belirlendiği bu dönem, üniversitenin temel ilkelerini sorgulamaya zorluyor. Bu metin, üniversite kurumunun karşı karşıya olduğu bu çok katmanlı krizleri daha sistematik biçimde ele almayı amaçlıyor. Kurumsal hafıza, akademik etik, yönetim yapıları ve entelektüel sorumluluk gibi başlıklar, hem tarihsel hem güncel örneklerle yeniden düşünmeye davet ediliyor.

Üniversiteler yalnızca bilgi üreten değil, aynı zamanda hafıza taşıyan kurumlardır. Bu hafıza, sadece bilimsel içerikten ibaret değil elbette; etik ilkelerle, kültürel mirasla ve akademik dayanışmayla şekillenen bir yapıdan bahsediyorum. Ancak otoriter yapılar altında bu hafıza hızla silinir. Hatta bu silinme, yalnızca geçmişin unutulması değil, aynı zamanda bir dönemin normlarını oluşturan değerlerin de dönüşmesi anlamına gelir.

“Kültür, her şey unutulduğunda geriye kalan şeydir.” — Édouard Herriot. Bu çarpıcı tanım, üniversitelerin taşıması gereken kültürel rolü ve neden bu kurumların yalnızca akademik değil, aynı zamanda etik ve toplumsal hafızanın da taşıyıcısı olması gerektiğini hatırlatır. Ne var ki, Türkiye’de 12 Eylül 1980 sonrasında yaşanan dönüşüm, bu “geriye kalması beklenen” değerlerin dahi silikleşmesine yol açmış; üniversite kültürü yalnızca yapısal değil, etik ve belleksel düzeyde de ciddi bir erozyona uğramıştır. Türkiye’nin özellikle son yirmi yılında ise bu erozyon, artan bürokratik hiyerarşiyle daha da derinleşmiş; kurumsal hafıza kişisel tanıklıklara ve sessiz direnişlere sıkışmıştır.

Bu bağlamda, Mark Pattison’un 19. yüzyıl Oxford’undaki hayal kırıklığı ile Türkiye üniversitelerinin son otuz yılındaki yapısal çelişkiler arasında dikkat çekici paralellikler kurulabilir. Pattison’un entelektüel donanımına rağmen rektörlük makamına ulaşamaması, dönemin sosyal ve ideolojik bariyerlerinin etkisini gösterir. Benzer bir zihinsel yapının izlerini, 1990’ların Hacettepe Üniversitesi’nde yaşanan bir rektör yardımcılığı süreci üzerinden okumak mümkündür. Bu iki örnek, liyakate dayalı ve çoğulculuğu gözeten demokratik bir üniversite idealinin, idari çıkarlar ve hiyerarşik yapılar tarafından nasıl bertaraf edildiğini açıkça ortaya koymaktadır.

O dönem —ve aslında hiçbir zaman— rektör yardımcılığı seçimle belirlenen bir pozisyon olmamıştır; ancak rektör tarafından seçim vaadiyle başlatılan süreçte, en çok oyu alan öğretim üyesi dönemin rektörü Prof. Dr. Süleyman Sağlam tarafından dışlanmıştır. Bu durum, görünürde katılımcılık vaat edilse de fiiliyatta kişisel hakimiyetin sürdüğü, 12 Eylül sonrası üniversitelerdeki demokrasi sancılarına dair çarpıcı bir örnektir. Ayrıca hatırlatmak gerekir ki, Süleyman Sağlam da 12 Eylül 1980 sonrası Türkiye’de Yükseköğretim Yasası (2547) yürürlüğe girerken, görevden alınan rektörler arasında yer almış; yıllar sonra ise üniversite içi seçimlerde yüksek oy almış, son aşamada Yükseköğretim Kurulu’nun önerisi ve Cumhurbaşkanı’nın atamasıyla göreve getirilmiştir. Belli ki o dönemde, çoğulculuk ve demokrasiye bağlılık yönünde bir jest olarak rektör yardımcılığı sürecini öğretim üyelerine danışarak yürütmek istemişti. Ancak, içselleştirdiği kontrol mekanizmaları —belki de içinde bulunduğu sistemin dayattığı refleksler— onu bu seçim sonucunu dikkate almamaya yöneltti. Rektörün, en çok oyu alan kişiyi atamaması, ilk bakışta bir çelişki gibi görünebilir. Ben ise bunu “demokrasi sancısı” diyerek, demokratik vaad ile otoriter alışkanlıklar arasındaki gerilimin ve demokrasiyi kurumsallaştırma yolunda yaşanan sancılı bir geçişin örneği olarak değerlendiriyorum.

Sonuçta bu iki örnek —Pattison’un Oxford’daki deneyimi ve Türkiye’deki benzer süreçler— farklı dönemlerin ve farklı coğrafyaların ürünü olsalar da, üniversitelerin demokratik kültürünün, hiyerarşik ve merkezi yapıların gölgesinde nasıl aşındığını gösteren ortak bir yapısal soruna işaret etmektedir. John Sparrow’un Pattison’u anlattığı kitabında dikkat çektiği gibi, Pattison’un yaşadığı hayal kırıklığı yalnızca kişisel bir deneyim değil; üniversite fikrinin çöküşüne dair yapısal bir eleştiridir. Ne var ki bu örnek yaklaşık 150 yıl öncesine aitken, 1990’ların Hacettepe Üniversitesi’nde yaşanan benzer süreç ve bugün tanık olduğumuz gelişmeler, bu tarihsel krizin hâlâ sürdüğünü, hatta tekrar ettiğini göstermektedir. Üstelik bu tekrarlar, bizzat akademik atmosferin içinde yaşanmakta; bu da bize ironik ve düşündürücü bir çelişkiyi işaret etmektedir.

Sonuç olarak bu iki örnek, üniversitenin yalnızca “nasıl yönetildiği” değil, aynı zamanda “neyi temsil ettiği” sorusunu da önümüze getirir.

Gündüz Vassaf’ın T24’te yayımlanan “Harvard” başlıklı yazısı, üniversite kavramına dair küresel bir suskunluğu ve otosansürü açığa çıkarıyor. Trump yönetiminin Harvard’a yönelik baskısı, akademik özgürlüklerin yalnızca yerel hukuka değil, aynı zamanda siyasi popülizme de teslim edilebildiğini gösteriyor. Yönetim kadroları ve rektörlük makamları gibi üst düzey karar yapıları, üniversitelerin ifade özgürlüğünü korumak yerine sessiz kalmayı tercih edebiliyor. Vassaf’ın ifadesiyle, “faşizm yalnızca topla tüfekle değil, akademinin sessizliğiyle de yükselir.” Bu çok doğru bir perspektif; bugün çeşitli örneklerini farklı ülkelerde görüyoruz.

Bu tür baskılar yalnızca bir kurumu değil, onunla birlikte entelektüel muhalefet potansiyelini de hedef alır. Harvard örneği, diğer üniversitelerin de sessizliğe gömülmesiyle bir zincirleme reaksiyon yaratıyor. Popülist yönetimler için en büyük tehdit, düşünen ve eleştiren bir akademi şüphesiz. Bu nedenle üniversitenin susturulması yalnızca akademiye değil, toplumsal düşünceye de darbedir.

Akademik hiyerarşi, sağlıklı bir yapıda bilgi birikiminin ve deneyimin aktarımına olanak tanır. Ancak bu yapı mutlaklaştığında, düşünsel üretim yerini sadakate, etik ilke yerini prosedüre, nitelik yerini niceliğe bırakır. Son yıllarda akademik çevrelerde estetik bir nostalji olarak başlayan “dark academia” kültürü, bu dönüşümün sembollerinden biri hâline geldi. Düşüncenin değil statünün, hafızanın değil unutuşun, kamusal sorumluluğun değil bireysel performansın öne çıktığı bir üniversite modeli giderek yaygınlaşıyor. Böylece üniversite, bilimsel üretimin zemininden uzaklaşarak, biçimin özün önüne geçtiği bir yapıya evriliyor. Bu dönüşüm, yalnızca içerik kaybına değil, aynı zamanda etik ve entelektüel zeminlerin silinmesine de işaret ediyor.

Dar Koridorun Ucu: Demokrasi ve Üniversite

Daron Acemoğlu ve James A. Robinson’un geliştirdiği “Dar Koridor” teorisi, devlet kapasitesi ile bireysel özgürlükler arasındaki kırılgan dengeye işaret eder. Bu teoriye göre, özgürlüğün sürdürülebilir olabilmesi için hem kurumsal denetim hem de toplumsal katılımın belirli bir düzeyde ve karşılıklı etkileşim içinde olması gerekir. Aksi takdirde, ya Leviathan’ın baskıcı gölgesi belirir ya da düzenin çöküşü kaçınılmaz hâle gelir. Dar koridorun iki ucunda ise farklı ama eşit derecede tehlikeli iki uç durum bulunur: bir yanda despotizm —yani aşırı güçlü ve denetimsiz bir devletin bireysel ve toplumsal özgürlükleri bastırması; öte yanda ise anarşi ya da normlar kafesi— aşırı güçlü toplum yapılarının, zayıf bir devlet karşısında birey üzerinde aşırı sosyal baskı ve kısıtlayıcı normlar üretmesi. Özgürlük ve istikrar, ancak devlet ile toplumun sürekli bir denge ve mücadele içinde olduğu bu dar koridorda mümkündür.

Bu çerçeveden üniversiteleri düşündüğümüzde, üniversitenin de kendine özgü bir dar koridoru olduğunu söyleyebiliriz; akademik özgürlüklerin sürdürülebilmesi de ancak böyle bir denge içinde mümkündür. Eğer akademi yalnızca devletin güdümünde işlerse ya da tüm kararlar yukarıdan aşağıya işleyen hiyerarşik mekanizmalarla alınırsa, bu koridorda çatışma artar veya koridor hızla kapanır ve özgürlükler boğulur. Böyle bir ortamda, üniversitenin hiçbir bileşeni —ne öğrenciler, ne idari personel, ne de akademik personel— bu koridorun içine giremez. Hatta alt kademedeki yöneticiler dahi “yukarıdan gelen bir talimatla” her şeyi yaptıklarını söylemeye başlar; bu noktada zaten bir koridordan söz etmek bile mümkün olmaz. Sonuçta üniversite yapıları, kendi iç etik mekanizmalarını ve liyakat temelli denetim süreçlerini kaybeder; bunun yerine düzensizlik, keyfilik ve güven erozyonu baş gösterir.

Bugün Türkiye üniversitelerinde tanık olduğumuz dönüşüm, tam da bu şekilde koridorun iyice daralması veya koridorun iki duvarı arasında sıkışmış bir mücadeleyi andırıyor. Hatta bazı aktörler için bu koridorun kapısı dahi aralanmamış durumda. Bu nedenle, özgürlüklerden söz edilemeyen bir atmosfer, akademik üretimin önünde ciddi bir engel olarak varlığını sürdürüyor. Ve daralan ya da kapanan bu koridor, sadece bugünün sesini kısmakla kalmaz; geçmişin hafızasını da duvarlar arasında sıkıştırır. Oysa üniversitenin gerçek gücü, geçmişten bugüne taşınan bu ortak bellekte de saklıdır.

Sonuç: Bellek, Dayanışma ve Sorumluluk

Üniversiteler sadece meslek kazandıran yapılar değildir; aynı zamanda etik düşüncenin, eleştirel bakışın ve demokratik kültürün yeşerdiği alanlardır. Bu alan daraldıkça, sadece akademik özgürlükler değil, toplumsal direnç de zayıflar.

Bugün geldiğimiz noktada, üniversiteleri yalnızca “yeniden yapılandırmak” değil, aynı zamanda onları “yeniden hatırlamak” zorundayız. Belleği korumak, etik ilkeleri savunmak ve akademik dayanışmayı güçlendirmek, entelektüel sorumluluğumuzun bir parçasıdır.

Unutmayalım: Sessizliğin tarihi yazılmaz ama etkisi derin olur. Üniversiteler sustuğunda, yalnızca bilim değil, toplum da konuşamaz hâle gelir. Faşizm o zaman yükselir. Gürültüyle değil, fısıltılarla başlar; sustukça büyür. Yani, özgürlük silah zoruyla değil, suskunlukla kaybedilir.

Bölümün çatısı, Türkiye’de ve dünyada akademik özgürlüğün nasıl daraldığını, bu daralmanın hangi yapısal ve tarihsel kırılmalarla mümkün olduğunu ve en önemlisi de bu baskı dönemlerinde susmayan, sessiz ama dirençli kalan akademik hafızaları görünür kılmaya çalıştı. Boğaziçi’nde, ODTÜ’de, Hacettepe’de ya da bir üniversitenin yönetim kurulunda iptal edilen diplomaların ardında; sadece bir kurumun değil, özgür düşüncenin geleceği sorgulanıyordu. Metinlerde işaret edilen örnekler, üniversitelerin yalnızca bilgi değil, aynı zamanda toplumun eleştirel reflekslerini ve etik duyarlılıklarını şekillendiren kurumlar olduğunu da gösterdi.

Hatırlamak ve hatırlatmak bugün her zamankinden daha önemli. Çünkü akademik özgürlük bir ayrıcalık değil; mücadeleyle, dayanışmayla ve ısrarla ayakta tutulan bir ortak değer alanı. Bu bölümdeki yazılar, geçmişin izlerini bugünün karanlığına taşıyan minik ışık topları gibi parlıyor; belki de bize şu basit ama hayati gerçeği yeniden hatırlatıyor: “Üniversite sustuğunda, toplum konuşamaz.”