1.2
Akademinin Niceliği, Nitelik Yerine Geçtiğinde…
Türkiye’de akademik dünyanın değersizleşme ekseninde geçirdiği dönüşüm bu metnin odağında yer alıyor. Akademik üretimin anlamını yitirdiği bir dönemi tarif etmeye çalışıyorum. Çünkü niteliği ölçemeyen sistem, niceliği kutsallaştırdı. Ortaya çıkan bu tablo, seçiciliğin araçsallaştığı atama süreçlerine, baskıcı yönetim anlayışlarına ve daralan ifade alanlarına zemin hazırlıyor. Ancak akademi yalnızca yapılarla değil; bu yapıların içini dolduran etik ve zihinsel değerlerle ayakta kalabilir. Unvanla değil, tutumla belirlenen bir akademi fikrini hatırlatmak istiyorum.
Bir Gün gazetesinin 19 Şubat 2022 tarihli manşeti şöyleydi: “Yayınsız kitapsız üniversite.” Haberde, Yükseköğretim Kurumu (YÖK) raporuna göre üniversitelerde öğrenci başına düşen kitap ortalaması 8, öğretim üyesi başına düşen yayın ortalaması ise yalnızca 0.20 olarak verilmişti. Raporda ayrıca, THE, QS ve ARWU sıralamalarına göre dünyada ilk 500 içinde yalnızca 6 Türk üniversitesinin yer aldığı belirtiliyordu. Bu üniversiteler arasında Hacettepe Üniversitesi de vardı; ancak hangi kriterlerle, hangi alanlar üzerinden bu sıralamaya girdikleri açıklanmamıştı.
Türkiye üniversite tarihine baktığımızda, akademik kurumların özgürleşmesi ve kurumsallaşması ne yazık ki zamanla ters orantılı bir seyir izlemiş. Giderek hızlanan bir süreç içinde, birçok kavram ve meslek yalnızca adını korur hâle geldi; içeriği ise sessizce silindi. Bu süreci tanımlamak için en uygun kelime, sanırım “değersizleştirme”. Bu eğilimin akademide nasıl karşılık bulduğunu bugün pek çok üniversitenin yapısında ve işleyişinde açıkça gözlemleyebiliyoruz.
Peki, bu nasıl gerçekleşti?
Bir ülkede herkesin üniversite mezunu olması beklenmez ve gerekli de değildir. Ortaöğretim güçlü olduğu sürece bireyler, lise sonrası nitelikli mesleklerle topluma katılabilir. Ancak nüfusun hızla arttığı, ekonominin kırılganlaştığı ve eşitsizliklerin derinleştiği ülkelerde ortaöğretim geri plana itilir; üniversite eğitimi ise adeta bir zorunluluk gibi sunulur. Bu algı üzerinden hareketle, yüzlerce yeni üniversite açarak işsizlik oranları kâğıt üzerinde düşürülebilir; ama bu yaklaşım yükseköğretimi ve üniversite kavramını topluca itibarsızlaştırır. Akademik kadrolar ise, giderek ortaöğretim mantığına indirgenen bir sistem içinde, öğretmen gibi konumlandırılır. Sonuç: 209 üniversite ve 10 milyonu aşkın lisans mezununa sahip bir ülkede, ilk 100’de hiçbir üniversitenin yer almaması. Bugün Türkiye’de “üniversite”, nitelik yerine nicelikle ölçülen, siyasi malzeme haline gelmiş, içi boşaltılmış bir kavrama dönüşmüş durumda. Bu sürecin kaçınılmaz sonucu olarak akademik unvanlar da anlamını yitiriyor.
Bu tabloyu sadece dışarıdan gözlemlemiyorum; Türkiye’nin köklü üniversitelerinden birinde öğretim üyesi olarak görev yapıyorum. Bu üniversitede, bu yazı kaleme alındığı dönemde 1800’ü aşkın profesör, doçent ve doktor öğretim üyesi vardı (bugün bu sayı çoktan 2000’i aştı). 581 öğretim görevlisi ve 1574 araştırma görevlisine ek olarak, 503’ü yabancı uyruklu olmak üzere toplam akademik personel sayısı 4500’ü geçiyor. Elbette bu üniversite geçmişte Türkiye bilimine önemli katkılar sunmuş, bilimsel sorunları gündeme getirmiş, özgün çalışmalarla literatüre katkı sağlamış bir kurum. Ancak bugün hâlâ gerçek bir akademik yeterlik ölçütüyle bakıldığında, istenilen düzeyde olduğumuzu söylemek güç. Çünkü büyümeye çalışıyoruz, ama seçici olmadan, stratejik düşünmeden, yalnızca sayılarla.
Büyümeyi, akademik personel sayısını hızla artırmakla eş tutuyoruz. Tıpkı üniversite sayısını artırdığımız gibi. Bu bir tercih olabilir; ancak bu tercihin doğruluğu mutlaka sorgulanmalıdır. Ve bu sorgulama, ilanlar yapılmadan önce, bölüm üyeleri ve akademik yöneticiler tarafından ciddi biçimde yürütülmelidir. Asıl olması gereken budur.
2022 yılında üniversitemde, 1967’den bu yana benzeri görülmemiş biçimde, ilk kez 150’nin üzerinde akademik kadro tek seferde ilan edildi. Bu sayı, toplam öğretim üyesi sayısının yaklaşık %8’ine karşılık geliyor. Diğer fakülteler adına konuşamam, fakat kendi bölümümde yapılacak atamaların çoğu için stratejik bir değerlendirme yapılmadığı çok açıktı. Adayların bilimsel katkı potansiyelleri, alan uygunlukları veya bölümün uzun vadeli hedeflerine katkıları yeterince düşünülmeden verilen bu ilanlar, bir temel bilim alanını ileri mi taşır, yoksa geriye mi götürür? Bu sorunun cevabı, bilimsel ölçütlerle bakıldığında benim açımdan oldukça net: Rastlantısal ya da keyfî ilan süreçleri, gelişim değil, gerileme getirir. Ancak yanıt sadece bana ait değil. Dünya sıralamalarında üst sıralarda yer alan üniversitelerin stratejik personel planlamalarına baktığınızda, yanıt çok daha belirgin: Seçicilikten uzak bir büyüme modeli, zamanla gerilemeyi kaçınılmaz kılar. Yalnızca sayılarla beslenen büyüme, kurumsal zayıflamayı beraberinde getirir.
Bugün Türkiye’de akademinin genel görünümü artık bir hakikat sonrası çağın yansıması haline geldi. Bu manzarayı bu yazıyı kaleme aldığım günlerde “topyekûn yanlış” olarak tanımlamak istiyorum demiştim, şimdi daha net görüyorum: İçine doğrudan bakmaya cesaret ettiğimizde, akademi dediğimiz yapının temel taşlarının yerinden oynadığını, değer üretmek yerine sadece pozisyon üretir hâle geldiğini görüyoruz.
Çünkü bu ülkenin kaynaklarıyla yetişmiş akademisyenler olarak bu tabloyu dile getirmek bir sorumluluktur. Belki on yıl sonra Türkiye üniversite sistemi yeniden değerlendirilirken bu ve benzeri yazılar birer tanıklık metni olarak kullanılacak. Dileğim, karar verici pozisyonda olanların bu eleştirileri zamanında dikkate almasıdır. Akademi, bugünkü kısır döngüden azad edilirse, yeniden özgürleşebilir ve ancak o zaman gerçek bir ilerlemeden söz edebiliriz. Bu yazıyı ilk olarak 2022 yılında kaleme aldığımda, yaşananların yanlış olduğunu ifade etmiştim. Şimdi, yıl 2025. Bazı dönemlerde bölüm genelinde yaşanan etik süreçler ve yargıya intikal eden olaylar, akademik sistemin genel zafiyetini görünür kılmıştır. Oysa üniversiteler, böyle durumların asla yaşanmaması gereken kurumlardır. Aklın yolu bir: Bu gidişatı görmek için kâhin olmaya gerek yoktu. Ancak akademi çöküşe geçtikten sonra hatırlatmak ve “hatırlamayı hatırlatmak”, ne derece işlevsel olur, emin değilim.