1.4

Bilimin Yerine Geçen İdeoloji: Lysenko’nun Gölgesinde

Bilimin ideolojilerle temas ettiği radikal sınır noktaları, yalnızca akademik üretimi değil, toplumların yönünü de derinden etkileyebilir. Tam bu bağlamda, Lysenko örneği, bilimsel temelden yoksun bir iddianın ideolojik sebeplerle kurumsal norma dönüştürülmesinin ne denli yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini gösterir. Bir önceki metinde üniversitelerdeki kurumsal erozyona odaklanmıştım; burada ise doğrudan bilginin nasıl çarpıtılabildiğini tartışıyorum. Hakikatin yerini sadakatin aldığı, düşüncenin dogmaya dönüştüğü tarihsel süreçler yalnızca bilimsel üretimi değil, insan yaşamını da derinden etkilemiştir. Lysenko’nun gölgesi, yalnızca tarihe ait değil; bilimin ve toplumun geleceğini tehdit eden eğilimleri anlamak açısından kritik bir uyarıdır.


Trofim Denisovich Lysenko, 1898 yılında Ukrayna’nın Karlivka köyünde doğan bir tarım bilimcisidir. Sovyetler Birliği’nde genetik biliminin temel ilkelerine karşı çıkmış, bunun yerine bilimsel temelden yoksun yöntemleri savunarak “Lysenkoizm” adı verilen ideolojik bir yaklaşım geliştirmiştir. Stalin döneminde siyasal desteği arkasına alarak klasik genetik kuramları sapkın ilan etmiş; bu yaklaşım Sovyet biyolojisini onlarca yıl süren bir duraklama ve gerileme sürecine sokmuştur. Sahte tarımsal araştırmaları ve ideolojik sadakati önceleyen uygulamaları, milyonlarca insanı açlığa sürüklemiş; bilimsel bilginin toplumsal etkisini en trajik biçimde ortaya koymuştur. Bu örnek, bir bilim insanının bireysel ihtiraslarının politik güçle birleştiğinde nasıl kitlesel yıkıma yol açabileceğini gösteren tarihsel bir uyarı niteliği taşır.

Bilim ile komünist doktrinler çatıştığında, tercihini tereddütsüz biçimde komünizmden yana kullanmıştır. Bu tutumu, bilimin temel ilkelerinden biri olan nesnellikten sapmasına neden olmuş ve biyolojinin eninde sonunda ideolojiye uyum sağlayacağı yönündeki inancını pekiştirmiştir. Ancak bu beklenti hiçbir zaman karşılık bulmamış, saplantılı yaklaşımı Batı’ya duyduğu düşmanlığı ve bilimsel güvensizliği körüklemeye devam etmiştir.

Günümüzde ise, Amerika Birleşik Devletleri karşıtlığının yüksek olduğu Rusya’da, onun düşüncelerinin epigenetik bilim alanındaki bazı yorumlarla birlikte yeniden ilgi gördüğü söylenebilir. Ancak bu ilginin de bilimsel nesnellikten uzak bir biçimde geliştiği ortadadır.

Kendi coğrafyasındaki bilim camiası içinde olağanüstü hızlı bir yükseliş sergilemiş, bu durum birçok yetenekli bilim insanının sistem dışına itilmesine yol açmıştır. Bu isimler arasında, dönemin önde gelen Rus genetikçilerinden Nikolai Vavilov da yer alır. Vavilov, aynı zamanda bu yükselişin önünü açan akademik figürlerden biriydi.

1898 yılında köylü bir ailede doğan Trofim Denisovich Lysenko, 13 yaşına kadar okuma yazma öğrenememişti. Ancak Rus Devrimi sayesinde tarım okullarına kabul edildi ve Sovyetler Birliği’nin zorlu kış koşullarında tarımı mümkün kılacak yeni yöntemler geliştirmeye başladı. Hırslı yapısı, bilimsel yöntemlere yeterince bağlı olmaması ve bazı verilerini sahtekârlıkla elde etmesine rağmen, Vavilov onun potansiyeline inanarak destek verdi.

1927’de bir devlet gazetesi tarafından övülen bu genç bilim insanı, zorlu geçmişi sayesinde Komünist Parti’nin gözünde kırsal halkın temsilcisi olarak popülerlik kazandı. Parti, o dönemde köylülerin değerini yüceltmeye odaklanmıştı.

1930’larda ülkesinde tarımın başına getirilen Lysenko, genetik bilimine duyduğu nefretle tanınır hale geldi. Oysa bu alan, 1910’lar ve 1920’lerde hızla gelişmiş, 1933’te verilen ilk Nobel Ödülü ile uluslararası meşruiyet kazanmıştı. Genetik kuramı, kalıtsal özelliklerin genlerle kodlandığını ve nesilden nesile aktarıldığını savunuyordu.

Ancak kendisi, bu kuramları reaksiyoner ve zararlı bularak reddediyor, hatta genlerin varlığını dahi inkâr ediyordu. Bunun yerine, çevresel koşulların organizmalar üzerindeki etkisini tek belirleyici faktör olarak ele alan Marksist bir doğa görüşünü savunuyordu.

Ona göre, canlıları uygun çevreye yerleştirip doğru uyarıcılara maruz bırakmak suretiyle neredeyse sonsuz şekilde yeniden şekillendirmek mümkündü. Bu yaklaşım, hem evrim teorisini hem de genetik biliminin temel ilkelerini tümüyle reddediyordu.

Bu amaca yönelik olarak Lysenko, ülkesindeki mahsullerin yılın farklı zamanlarında filizlenmesini sağlamak için, tohumları dondurucu soğukta bekletme gibi alışılmadık yöntemler uyguladı. Bu uygulamalarla gelecek nesillerin bu çevresel koşulları “hatırlayacağına” ve bu özellikleri miras alacağına inanıyordu. Bu yaklaşım, Darwin öncesi dönemin evrim görüşleriyle uyumlu, tamamen Lamarckçı bir anlayışa dayanıyordu; örneğin bir kedinin kuyruğunu keserseniz, yavrularının da kuyruksuz doğacağını düşünmek gibi.

Kendi inanışlarını desteklemek adına, Sibirya’da portakal ağaçları yetiştirdiğini iddia ediyor ve bu tür örneklerle övünüyordu. Bu ve benzeri deneylerle ülke genelinde tarımsal verimliliği artıracağını, Sovyetler Birliği topraklarını bereketli çiftlik alanlarına dönüştüreceğini vaat ediyordu.

Bu söylemler, 1920’lerin sonu ile 1930’ların başında ülkenin liderleri —özellikle de Joseph Stalin— tarafından büyük ilgiyle karşılandı. Stalin, bu iyimser vaatleri esas alarak ülke tarımını modernleştirme planını başlattı ve milyonlarca insanı devlet kontrolündeki kolektif çiftliklerde çalışmaya zorladı. Ancak bu politika büyük bir başarısızlıkla sonuçlandı; kıtlık yaygınlaştı ve insanlar açlıktan ölmeye başladı.

Stalin, bu felakete rağmen bakış açısını değiştirmeyi reddetti; aksine, Lysenko’yu yeni çözümler üretmeye zorladı. O ise, tohumların çok sık ekilmesi gerektiğini savunuyordu; çünkü ona göre “aynı türden bitkiler birbirleriyle rekabet etmezdi.” Bu biyolojik açıdan hatalı savunuların yanı sıra, gübre ve pestisit kullanımını da yasakladı.

Bu yöntemlerle yetiştirilen buğday, çavdar, patates ve pancar gibi ürünler büyük oranda başarısız oldu. Uyguladığı politikalar, 1932–1933 yılları arasında en az 7 milyon insanın açlıktan ölmesine neden oldu; kıtlık süreci hem uzadı hem de şiddetlendi. Tarım arazilerinin kullanımında 163 katlık bir artış yaşanmasına rağmen, gıda üretimi önceki yılların çok gerisinde kaldı. Sovyetler Birliği’nin müttefikleri de bu politikaların bedelini ağır ödedi.

Çin, 1950’lerin sonunda aynı yöntemleri benimseyerek benzer ancak çok daha büyük kıtlıklarla karşı karşıya kaldı. Köylüler ağaç kabuğu ve kuş dışkısı yemek zorunda bırakıldı. Bu politikalar sonucunda Çin’de en az 30 milyon insan açlıktan hayatını kaybetti.

Stalin’in desteği sayesinde Lysenko, art arda gelen başarısızlıklara rağmen ülke içindeki gücünü korudu. Portresi, 1990’lı yıllara kadar bazı bilimsel enstitülerin duvarlarında asılı kalmaya devam etti. Ancak Sovyetler Birliği dışındaki bilim çevrelerinde ağır eleştirilerle karşılaştı. Örneğin bir İngiliz biyolog, onun “genetik ve bitki fizyolojisinin temel prensiplerinden tamamen habersiz” olduğunu söylerken, başka bir bilim insanı, “Onunla genetik konuşmak, çarpım tablosunu bilmeyene diferansiyel hesap anlatmak gibiydi” demişti. Bu tür yorumlar onu öfkelendiriyor, Batılı bilim insanlarını da ‘emperyalist zorbalara alet olmakla’ suçluyordu. Özellikle meyve sinekleriyle çalışan genetikçilere karşı düşmanlık besliyor, Theodosius Dobzhansky gibi önemli isimleri “sinek severler ve insan düşmanları” olarak yaftalıyordu.

Eleştiriler karşısında bilimsel bir tartışmaya girmek yerine, muhalif bilim insanlarını susturmaya yönelik sert bir kampanya başlattı. Genetik biliminin ilerleyişini kabul etmeyenleri hedef aldı. Bazıları görevden alındı, sürgüne gönderildi; yüzlercesi hapse atıldı, kimileri idam edildi, bazıları ise hapishanede açlıktan öldü. Bu kurbanlar arasında, kendisine bir zamanlar destek vermiş olan ünlü genetikçi Nikolai Vavilov da bulunuyordu.

1930’lardan önce Sovyetler Birliği, dünyanın en ileri genetik topluluklarından birine sahipti. Ancak Lysenko, bu birikimi ideolojik takıntılarla silip süpürerek ülkesindeki biyoloji bilimini en az yarım yüzyıl geriye götürdü. Gücü, Stalin’in 1953’teki ölümünden sonra azalmaya başladı; 1964’te resmen görevden alındı. 1976’da hayatını kaybettiğinde, geride bilim adına derin bir yıkım ve uzun süren bir sessizlik bırakmıştı. Sovyetler Birliği, 1990’lara gelindiğinde onun mirasının yol açtığı bilimsel ve ahlaki çöküşle yüzleşmeye başladı.

Son yıllarda bu miras Rusya’da adeta yeniden canlanıyor. Current Biology dergisinde yayımlanan bir makaleye göre, ülkede bir nevi diriliş yaşıyor. Mirasını öven birkaç kitap ve makale yayımlandı. Bu eserlerde, kendisine bir grup sağcı Stalinist, birkaç nitelikli bilim insanı ve Ortodoks Kilisesi’nden oluşan tuhaf bir koalisyon tarafından destek veriliyor. Bu ilginin temelinde, epigenetik alanındaki gelişmelerin yanlış yorumlanması yatıyor. Çevresel koşulların gen ifadesini etkilemesi ve bu değişimlerin sınırlı da olsa kuşaklar boyunca aktarılabilmesi, bazı kesimlerce onun fikirlerine paralel olarak sunulmakta. Ancak bu benzetme yanıltıcıdır: Lysenko genlerin varlığını toptan reddetmişti; oysa epigenetik değişimler genetik mekanizmalarla birlikte işler ve kalıcı değildir. Bu nedenle, bu tür bir canlanmayı yalnızca bilimsel gelişmelerle açıklamak mümkün değil; işin içinde daha derin bir unsur var: bilime karşı ideolojik güvensizlik.

Current Biology’de yayımlanan bir makale, onun savunucularının genetik biliminin “Amerikan emperyalizminin çıkarlarına hizmet ettiğini” ve “Rusya’nın ulusal çıkarlarına aykırı olduğunu” öne sürdüklerini aktarıyor. Batı karşıtı bu söylem, Lysenko’yu sıradan bir bilim insanı olmanın ötesinde, Batı bilimine kafa tutan bir “Rus kahramanı” olarak konumlandırıyor. Sovyet geçmişine ve güçlü lider figürlerine duyulan nostaljinin arttığı günümüz Rusya’sında, bu tür figürlerin yeniden parlatılması şaşırtıcı değil. Yakın tarihli bir anket, Rusların yüzde 47’sinin Joseph Stalin’in yönetim becerilerini hâlâ olumlu değerlendirdiğini gösteriyor. Ülkede güçlenen anti-Batı eğilimleri, bilimi yeniden ideolojik bir cepheye çekiyor; bilimsel bilgi, politik aidiyetin aracı hâline getiriliyor.

Ancak bu olgu yalnızca Rusya ile sınırlı değil. Örneğin ABD’de yapılan bir anket, halkın yaklaşık yüzde 40’ının insanın bugünkü hâliyle Tanrı tarafından yaratıldığına inandığını ortaya koyuyor. Cumhuriyetçilerin yüzde 60’ı ise iklim değişikliğinin insan kaynaklı olmadığını düşünüyor. 2008 yılında, dönemin siyasetçilerinden Sarah Palin’in meyve sinekleri üzerine yapılan genetik araştırmaları alaycı biçimde küçümsemesi, bilimin siyasi söylem içinde değersizleştirildiği başka bir örnekti. Bu tür yaklaşımlar, onun bıraktığı gölgenin hâlâ dünya genelinde dolaşmakta olduğunu gösteriyor.

Hem Lysenko’nun zihninde hem de bilime yönelik evrim ve Darwin karşıtlığının temelinde, bilgiyi ideolojik bir araca dönüştürme arzusu yatar. Türkiye’de “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” kapsamında Darwin’in biyoloji müfredatından çıkarılması da bu yaklaşımın bir yansımasıdır ve Sovyetler Birliği’ndeki bilimsel müdahaleleri hatırlatır. Bu tür uygulamalar, temel bilimlerin ilgi alanına giren günümüz krizlerini anlama kapasitemizi şüphesiz daraltırken, gelecek nesillerin çevresel krizlere yanıt üretme becerisini de zayıflatır.

Darwin ve Lysenko üzerinden yürüyen tartışmalar, bilimin toplumsal ilerleme için ne denli hayati olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Bilimsel bilginin reddi, sosyal, ekolojik ve ekonomik sorunlar karşısında çözüm üretme kapasitemizi daraltır. Özellikle evrim kuramı gibi temel kavramlar, farklı bilim dalları arasında köprü işlevi görür ve yeni keşiflere zemin hazırlar.

Evrim düşüncesi ile ideolojik biyoloji arasındaki çatışma, bilimin nasıl siyasi çıkarlara göre şekillendirilebileceğinin çarpıcı bir örneğidir. Türkiye’de evrim kuramının müfredattan çıkarılması, Rusya’da bilim dışı nostaljilerin yeniden canlanması, bilimsel düşüncenin ideolojilerle küresel ölçekte çarpıştığını göstermektedir. Bu yalnızca bölgesel bir sorun değil; bilimsel aklın korunması gereken evrensel bir mücadeledir.

Bilimin ideolojik saplantılarla kuşatılması, hem bilimsel ilerlemeyi hem de kültürel ve toplumsal gelişmeyi tehdit eder. Bu tehdit sadece Rusya ya da Türkiye ile sınırlı değildir; Amerika Birleşik Devletleri’nde de halkın önemli bir kısmı evrim kuramını reddetmekte, iklim krizini inkâr etmektedir. Bu tür örnekler, bilimin çağın gereklerine ayak uyduramadığı durumlarda ekolojik, ekonomik ve toplumsal bedellerin kaçınılmaz olduğunu gösterir. Bilim, gerçekliğe ulaşma çabasını temel almalı; siyasi ve ideolojik müdahalelere karşı dirençli olmalıdır.

Bu direnç yalnızca bilim insanlarının değil, toplumun tüm kesimlerinin sorumluluğundadır. Her birey, bilimsel düşünceyi destekleyen, sorgulayıcı ve bilinçli bir tutum sergilemelidir. Eğitim politikaları ve kamuoyu yönlendirmeleri, bilimin ışığını kısmaya değil, onu daha da güçlendirmeye hizmet etmelidir. Çünkü bilim yalnızca bilgi üretmez; özgürlük, ilerleme ve ortak bir gelecek inşası için de yol gösterir. Üniversite, hakikati koruyan son kamusal siperlerden biridir. Bilimden ve nesnellik ilkesinden uzaklaşıldığında, kampüsler yalnızca binalardan ibaret kalır. İşte bu nedenle, o karanlık gölge akademinin ışığını canlı tutmak için hâlâ hatırlanmalıdır.