1.6

Seyirlik Akademi: DNA ile Zirveye

Bilimin sahnede değil, düşüncede üretildiği bir yer olması gerektiğini hatırlatmak kolay değil. Hele ki görünürlüğün anlamın önüne geçtiği, akademik temsilin rekorlar ve görseller üzerinden yeniden kurgulandığı bir dönemde. Bu metin, üniversitenin bilimsel hafızasını temsile indirgeyen dönüşümlere içeriden bir tanıklık sunuyor. Hatırlamanın direnişe, suskunluğun da görsel alkışa dönüştüğü bir bağlamda; üniversitenin neye dönüştüğünü değil, ne olmaktan çıktığını sorgulamak için bir eşik.


Üniversiteler, akademik temsilin popülerleştirildiği bu çağda, kamuoyu için açık sahnelere dönüşüyor. Gururlanacağımız en üst düzey öğretim kurumu olan üniversite, artık vasatı vitrine koyarak kamuyu bilgilendirmiyor; bilgilendiriyormuş gibi yaparak temsili bir bilim gösterisi sunuyor. Ne demek mi bu… Hemen her gün karşıma çıkan bir örnek uzerimden gideyim.

Bir gün, bölümdeki çoğu akademisyen, öğrencileri de organize ederek kampüs stadyumunda büyük bir buluşma düzenledi. Ne bir bilimsel atılımı kutluyorlar, ne de bir politik meseleye dikkat çekiyorlardı. Amaç, Guinness Rekorlar Kitabı’na girmekti. Kulağa hoş geldiği için olsa gerek, birçok akademisyen ve öğrenci etkinliğe katıldı. Hafızamda kalan şu: Hacettepe Üniversitesi’nin adı Guinness’e yazılacaktı, biz de bu “başarı hikâyesinin” bir parçası olacaktık.

Etkinlik, dev bir DNA figürü oluşturmaya odaklanmıştı. Evet, yüzlerce kişi bir araya gelerek stadyum zemininde bu figürü şekillendirdi. Biyolojinin simgesel molekülü, bilimsel derinliğinden sıyrılarak bir toplu koreografiye, bir görsel şölene dönüştü. Etkinlik, sadece kolektif bir koreografi değil; bazıları için görünürlüğün yeni kapılarını aralayan bir sahneydi. Her sahnenin ardından bir sonraki perdenin açılması da tesadüf değildir.

Yakın geçmişte tanık olduğum bu sahne bana göre bugünün Türk üniversitesinin temsili görüntüsüdür. “Seyirlik akademisyen” bugünün baskın figürüdür. “Seyirlik üniversite” ise, Guinness’e girerek dünya nezdinde görünürlük kazandığını sanır. Zirveye bilgiyi çoğaltarak değil; kişiyi ve pikseli çoğaltarak ulaşmaya çalışır. Ve genellikle ulaşır da. Biz de ulaştık. Beytepe kampüsüne yolunuz düşerse ve Biyoloji Bölümü’ne gelirseniz, hemen girişte bu rekorun sertifikası ve havadan çekilmiş onlarca kişinin oluşturduğu DNA fotoğrafı sizi karşılar. Peki bilim, akademisyen, üniversite böyle bir şey mi?

Bu başarıyı daha da ileri götürmek mümkün. Mesela takip eden yıllarda yalnızca D harfini en çok öğrenciyle oluşturalım. Sonra N harfini. Ardından A. Her biri için yeni bir rekor. Böylece bugunlerin en moda alanlarından biri olan moleküler biyolojiye görsel katılımla yepyeni bir katkı sunmuş oluruz. Buna ne denir? Popülizm mi? Moleküler biyoloji alaninda yenilik mi? Yoksa yalnızca bir “şekil bilim” mi?

Bugün akademi, düşünsel bir belleğe sahip olmaktan çok, yapay temsillerle kendini gösteren bir hafızaya dönüştü: Sanki hatırlamak değil, hatırlanmak daha önemliymiş gibi.

O gün stadyumda inşa edilen şey yalnızca bir DNA figürü değildi. Aynı zamanda bir görsel hafızaydı; dikkat çekici ama içeriği silik. Etkinliğin amacı bilimsel üretimi görünür kılmak değil, kitlesel bir katılımla şekillenen bir iz bırakmaktı. O iz bugün bir duvarda asılı duruyor; ama o gün orada bulunanların neyi deneyimlediğini, neyin kalıcı olduğunu sormak hâlâ mümkün.

Frances Yates’in Hafıza Sanatı kitabında belirttiği gibi, hafıza yalnızca bilinçdışımızdan yüzeye çıkan doğal bir süreç değildir; bazen bilinçli biçimde inşa edilir, hatta sahnelenir. Bu noktada iki farklı hatırlama biçiminden söz edebiliriz: doğal hafıza ve yapay hafıza.

Doğal hafıza, yaşadığımızı hissettiğimiz ama çoğu zaman adını bile koyamadığımız şeyleri taşıyabilir. Bir hocanın ses tonunun bıraktığı etki, bir laboratuvardaki kimyasal kokusunun yıllar sonra bir kitap arasında belirmesi, ya da bir tartışmadaki huzursuzluğun zamanla düşünsel bir kırılma olarak hatırlanması… Bunlar planlanamaz. Hatırlama burada kişisel ve içsel bir etkinliktir; deneyimle ve anlamla derinleşir.

Yapay hafıza ise inşa edilir; imgelerle ve tekrarlarla yerleştirilir. Drone çekimiyle kayda geçen DNA dizilimi, stadyuma yayılan yüzlerce bedenle şekillenir. Bu görüntü fotoğraflanır, haberleştirilir, panolara asılır, “başarı” olarak belgelenir. Ama çoğu katılımcı için o anın kendisi değil, sonradan üretilmiş temsili hatırlanır. Sahnelenmiş bir ortaklık, içeriğinden çok biçimiyle akılda kalır. Bilgi değil, onun görsel temsili hafızada yer eder. Bugün birçok üniversitenin kurumsal belleği bu tür hafıza biçimleriyle çalışıyor. Akademi, hatırlamakla değil; hatırlanmak için üretilen imgelerle kendini tanımlıyor. Öğrencilerin zihinlerinde kalan bir dersin derinliği değil; mezuniyet törenindeki pankart, sosyal medyadaki kare ya da çerçevedeki sertifika oluyor. Böylece üniversite, düşünsel bir bellek alanı olmaktan çıkıyor; yerini törensel vitrinlere bırakıyor.

Tüm bu gösterilerin görünmeyen bir yüzü daha var: Öğrenciler. Onlar bu temsili sahnede yalnızca figüran değil; aynı zamanda emek veren, zaman ayıran, bu tür eylemlerle de çoğu zaman katkılarıyla değersizleştirilen aktörler. DNA figürü örneğinde olduğu gibi, akademik temsiller için harcanan öğrenci emeği çoğu zaman değerlendirilmez. Sadece bir rekor sertifikası üzerine yansır. Bu da, üniversitenin yalnızca bilginin değil, emeğin de değersizleştirildiği bir sahneye dönüşmesinin başka bir yüzüdür.

Bilim, sahnelenen bir görüntüye dönüştüğünde, üniversite artık düşüncenin değil, gösterinin üretim alanına, adeta gösteri toplumunun laboratuvarına dönüşür. Bu tür girişimlerde eksik olan yalnızca bilimsel içerik değil; aynı zamanda anlamın kendisidir. Çünkü içerik, yalnızca temsile hizmet edecek kadar vardır; fazlası görünürlüğe zarar verir. Günümüzde birçok üniversite, bilimsel üretimle değil; görsel katılımın yarattığı toplu estetikle rekor kırmaya çalışıyor. Guy Debord’un “gösteri toplumu” dediği tam da budur: Gerçeklik, temsilin gölgesinde silinir 1. Bilim, öğrenilen bir bilgi değil; kalabalıkların biçimlendirdiği bir pozisyon hâline gelir. DNA artık bir molekül değil; bedenlerle yazılan bir koreografidir. Üniversite ise anlamın üretildiği değil; anlam yanılsamasının vitrinlere yerleştirildiği bir kurumdur. Burada esas olan, ne üretildiği değil; ne kadar alkış aldığıdır.

“Gösteri, her şeyin göründüğü ve yalnızca görünenin var olduğu bir toplumun egemen biçimidir.”—Guy Debord, Gösteri Toplumu

Gösteri, yalnızca gerçekliği temsil yoluyla silmekle kalmaz; aynı zamanda hafızayı da biçimlendirir. Zihinsel kaydın yerini görsel kayıt alır. Bu noktada, Frances Yates’in Hafıza Sanatı kitabında aktardığı gibi, bilgiye dair hafızanın inşası tarih boyunca yalnızca içerikle değil, onun nasıl sahnelendiğiyle de şekillenmiştir. Tıpkı 16. yüzyılda hafızayı mekânsal bir düzen ve sahneleme yoluyla sistemleştirmeye çalışan Giulio Camillo’nun kurduğu “hafıza tiyatrosu 2” gibi, günümüz üniversitesi de bilgiyi değil; onun görselleştirilmiş dizilimini sunar: izleyiciyi etkileyecek şekilde düzenlenmiş imgeler, pozisyonlar, sahneler… Oysa anlamı görmek için yukarı çıkmak değil, derine inmek gerekir.

Ben de bu satırları yazarken, bir tür hafıza tiyatrosunun kıyısında duruyorum. Sahnedeki görüntü silikleşse de, zihnimde bıraktığı iz hâlâ canlı. Hatırlamak ile unutmak arasında gidip gelen değişik bir hâl bu. Katılmadığım bir etkinliğin görüntüsü zihnime yerleşmiş durumda… Ben bu etkinliğe katılmadım. Bilimsel merakın yerini, kolektif bir vitrin düzenlemesinin almasını kabullenemedim. Kaç kişi daha böyle düşündü, bilmiyorum. Ama eminim ki bugün yeniden “en büyük harfle DNA yazma” gibi bir rekor girişimi olsa, yine gönüllü katılım açısından karşılık bulur. Elbette bu gösteri yalnızca bize özgü değil. Dünya çapında üniversiteler, görünürlük yarışına Guinness onaylı “başarılarla” katılmakta. En uzun sürede tamamlanan lisans derecesinden (İngiltere), aynı anda en fazla kişinin köpük parmak sallamasına (ABD), tek mekânda yapılan en büyük programlama dersine (Portekiz) kadar çok sayıda rekor, bilginin değil gösterinin kaydına dönüşmüş durumda. Türkiye de bu gösterinin bir parçası: 1999’da Bilkent Üniversitesi tarafından geliştirilen, çapı yalnızca 40 mikron olan dünyanın en küçük mikrofonu Guinness listelerine girmişti. Ne var ki bu tür teknolojik ilerlemeler bile, bugün stadyumlarda topluca yazılan dev moleküllerin gölgesinde kalıyor. Tüm bu örnekler, üniversitelerin bilimsel içerikten çok temsili görselliği önceleyen bir vitrin yarışına girdiğini açık biçimde ortaya koyuyor.

Yapmaya çalıştığım şey, bu tür akademik absürtlükleri unutmamak ama onları romantize etmeden, içselleştirmeden ve gerektiğinde gülümseyerek hatırlamak. Çünkü bazı tuhaflıkları yalnızca hatırlamak değil; aynı zamanda aşmak gerekir. Sürekli aynı hatıralarda dolanmak, bazen direnişi değil, hareketsizliği üretir. Bu nedenle hafıza yalnızca bir kayıt değil; bir uyarı sistemi olmalı. Akademi hatırladıkça iyileşir; ama neyi hatırladığını sorgulayıp, tuhaflıkları unutmadıkça yol alamaz.

Seçici bir unutkanlık iyidir; mesela Guinness Rekorları’nı unutmak gibi. Çünkü bu tür rekorlar artık bilgisel ilerlemenin değil; temsili görselliğin ödüllendirildiği alanlara dönüşmüş durumda. Rekorun ne olduğu değil, nasıl göründüğü belirleyici. En uzun tırnak, en büyük pizza, en çok kişiyle yazılan bir molekül… Bir zamanlar merakı körükleyen bu tür rekorlar, bugün yalnızca algoritmaların ilgisini çekiyor. Akademi, bu vitrine figüran olmaya başladığında, düşünce değil; dekor değişir. Ve o dekorun ortasında, bilim artık sadece izlenir. Nicelik ile nitelik arasındaki savaş belirginleştikçe, niteliğin çoktan kaybettiği anlaşılır; hem de bu kaybı en çok görmezden gelenler, unvan sahibi olanlardır.


  1. Guy Debord, The Society of the Spectacle (1967) adlı eserinde, modern kapitalist toplumda gerçekliğin yerini temsillerin aldığı, bireyin ise bu temsiller aracılığıyla dünyayı deneyimlediği bir düzenden söz eder. Gösteri, Debord’a göre, “gerçekliğin yeniden sunumu değil; onun yerini alan bir yanılsamadır.” Bu yapı içinde toplumsal ilişkiler imgelerle kurulur, düşünce yerini görünürlüğe bırakır. Üniversitelerin bilgi üretimi yerine görsel temsillere yönelmesi, Debord’un tanımladığı gösteri toplumunun akademik alandaki tezahürü olarak okunabilir↩︎

  2. Rönesans düşünürü Giulio Camillo (1480–1544), insan zihninin tüm bilgiyi hatırlayabilmesini sağlamak amacıyla ”hafıza tiyatrosu” adını verdiği mimari bir düzenek tasarlamıştır. Bu yapı, bilgi kategorilerinin mekânsal olarak sahnelendiği bir tiyatro şeklinde kurgulanmış ve izleyicinin zihninde düzenli bir hatırlama sistemi oluşturmayı amaçlamıştır. Frances A. Yates, The Art of Memory (1966) adlı eserinde Camillo’nun bu fikrini, görsellik ve temsil yoluyla inşa edilen hafıza biçimlerinin tarihsel örneklerinden biri olarak detaylı biçimde ele alır.↩︎